Görüşme
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe Lizi Behmoaras ile sözlü tarih görüşmesiBehmoaras, Lizi; 1950, İstanbul; T.C.; Kadın; Gazeteci, Yazar; Adlı, AyşeLizi Behmoaras, 1950’de İstanbul’un Şişli ilçesinde dünyaya gelir. Ailesi Kodaman Caddesi üzerindeki 3 katlı sobalı bir apartmanda oturmaktadır. O günlerden bomboş bir çevre ve toprak yolları hatırlar. Arabanın hiç geçmediği sokaklarda tek tük insan görülmektedir (01:30). Seferad Yahudisi bir aileye mensuptur. Seferadlarda ilk doğan çocuklara babaanne ve dedenin adı verilmektedir. Babaannesinin Eliza olan adı Lizi şeklinde değiştirilerek ona verilir. Yahudi ismi olmayan Eliza, o dönemlerde Seferadlar arasında popülerdir. Kendisi kitaplarında Liz ismini tercih etmektedir (02:30). Evlenmeden önce Katalan soyadını taşıyan Behmoaras, soyadından hareketle ailesinin İspanya’nın Katalonya bölgesinden geldiğini tahmin etmektedir. Babasından, ailesinin Bulgaristan üzerinden Trabzon’a geldiklerini dinler. Daha sonra Tokat’a geçen Katalanlar, 20. yüzyılın başlarına kadar orada tütün ticareti yapar. İstanbul’a geliş tarihleri 1925 civarıdır (03:36). Anne tarafı çok eski zamanlardan beri İstanbul, Hasköy’de yaşamaktadır. Annesinin çocukluğu ve gençliği Moda’da geçer. Babasının ailesi ise Taksim’de ikamet etmektedir. Evlendikten sonra Şişli’ye yerleşir. Birkaç sene sonra da Kodaman Caddesi’ndeki evlerinden Şişli Meydanı’ndaki bir apartman dairesine geçerler (04:15). Babası Nesim Katalan, annesi Jaklin Anavi’dir (04:40). Annesinin babası Haydarpaşalı, annesi ise Hasköylüdür (05:00). Aile geçmişleri hakkında sahip olduğu bilgiler çok sınırlıdır (05:10). Babasının ailesi, Yeşildirek’te tekstil ticareti yapan Katalan Biraderler firmasını kurar. Nesim Katalan 1998’de vefatına kadar bu işi sürdürür (05:40). Annesi Notre Dame de Sion, babası ise Saint Benouit liselerinde eğitim alır. İkisi de üniversite eğitimi almaz. (06:25). Yahudi toplumunda kadınların çalışması hoş karşılanmaz. İyi eğitimli de olsa kadınların çalışması yoksulluk alameti olarak kabul edilmektedir. 1970’lerde artık övgü ile söz edilse de hala çalışan kadın sayısı çok değildir. Okul yıllarında kendilerine iş hayatına atılmaları yönünde bir telkin yapıldığını ya da özendirildiklerini hatırlamaz (09:17). Annesinin ailesi Varlık Vergisi sebebiyle kışın kaldıkları Nişantaşı’ndaki evlerini kaybedince yaz kış Moda’da kalmaya başlar (10:10). Annesi ve babası bir toplantıda tanışır. Behmoaras, Yahudi toplumunda herkesin birbirine aşina olduğunu ve aralarında dolaylı da olsa ilişki bulunduğunu belirtir. Annesinin evlilik hikayesini anlatan Lizi Behmoaras, 1940’larda kadın erkek ilişkilerinin bugünkünden farklı olduğu yorumunu yapar. Genç kızların erkek arkadaşlarıyla çıkması, makul bir saatte dönmek şartıyla normal karşılanmaktadır. Annesi ve babası, ailelerin de onayıyla evlenir (13:38). Şişli’deki apartman, anneannesinin ailesine aittir. Ve bir aile apartmanıdır. Alt katlarda akrabalar yaşamaktadır (14:40). Kendisinden 3 yaş küçük kardeşi Metin dünyaya geldikten sonra Şişli Meydanı’nda başka bir eve taşınırlar. Yaşadıkları bina Şişli Camii’nin solundadır 1955’te henüz meydan düzenlemesi yoktur. O senelerde Cami’nin ön tarafına bir havuz inşa edilir (16:45). Çocukluğunda en büyük eğlencesi Şişli Camii’ndeki cenaze törenlerini izlemektir. Asker cenazeleri bandonun çaldığı cenaze marşı eşliğinde taşınmaktadır. Bu görüntü iki kardeşin çok ilgisini çeker (17:15). Caddeden nadiren araba geçmektedir. Dönemin en şık araba modeli Chevrolet İmpala’dır. Hergün akşamüstü evlerinin önünden pembe bir İmpala’nın geçtiğini hatırlar (18:00). 1950’lerde Şişli Meydanı’ndan ayı oynatan çingeler geçer. Burnundaki halkaya geçirilmiş iple yönlendirilen ayıları izlemek çocuklar için mutluluk sebebidir. Sokaktan keten helva satıcıları ve simitçiler de geçmektedir (19:00). Çağlayan ve Mecidiyeköy’de yerleşim yoktur. Dut bahçeleri olduğunu duyduğu Mecidiyeköy’e o yıllarda hiç gitmez. Şişli’nin ilerisi de 1960’lardan sonra yavaş yavaş dolmaya başlar (20:00). Behmoaras 1973’te evlenene kadar Şişli’de yaşar (20:10). Yahudilerin gruplaşma isteği taşıdığını belirterek kendi apartmanlarında yaşayanların da genellikle aynı cemaate mensup insanlar olduğu bilgisini verir. Cadde zaman içinde kalabalıklaşır ancak o bölgeyi kimlerin tercih ettiği yönünde net bir gözlemi yoktur. Abide-i Hürriyet Caddesi’nde birkaç bakkal dışında ticari işletme bulunmamaktadır. Şişli, Nişantaşı kadar olmasa da şık bir semt olarak bilinmektedir. Yol üzerinde, Nişantaşı’na kadar apartmanlar vardır. Nüfusla birlikte apartman sayısı da artar. Nişantaşı yolu üzerinde, caddenin sağ tarafında bulunan Çankaya apartmanında oturan halası, Koç ailesiyle komşudur (23:15). 1960 İhtilali öncesi Şişli Meydanı’nda protesto gösterileri yapılmaktadır (24:20). Bugün cadde üzerinde çok sayıda dönerci ve kebapçı vardır. 1960’larda henüz hiçbiri yoktur (25:00). Annesinin ailesi Varlık Vergisi’nden çok etkilenir. Tüm mal varlıkları vergi borcunu ödemek için satılır. Ancak istenen nakit parayı zamanında toparlayamayan dedesi, Aşkale’ye sürülür (27:20). Moda’daki evleri de haciz riski altındadır. Müslüman komşuları düzenlenen yalancı mezatla evi satın alarak ailenin sokakta kalmasına mani olur (28:08). Dedesi sürgüne gönderildiğinde 43 yaşındaki anneannesi biri 17 diğeri 15 yaşında iki çocuğuyla kalır. Evdeki bütün eşyalar haczedilir. Anneannesi, ilerde satmak için bazı şeyleri saklasa da çok namuslu bir insan olduğunu söylediği dedesi, biraz da korkudan, sakladıkları eşyaların yerini memurlara söyler. Dedenin Aşkale’den dönüş ümidi yoktur. Ancak bir seneyi doldurmadan çıkan afla geri döner (30:15). Türkiye’deki Yahudilerin II. Dünya Savaşı yıllarında Almanya ve Doğu Avrupa’da yaşanan Yahudi Soykırımı’ndan çok geç haberdar olduklarını düşünmektedir. Gözlemleri, politik kimliğe sahip olmayan ortalama Türk Yahudilerinin soykırımı takip edemedikleri yönündedir. İletişim imkanları sınırlıdır ve savaş korkusu içindeki Türk halkı yoklukla mücadele etmektedir (33:22). 1950’li yıllarda beyaz eşya, radyo gibi teknolojik cihazlar yaygın değildir. Evlerinde radyo, buzdolabı ve merdaneli bir çamaşır makinası vardır. Margarin kullanımı yaygındır. Yemekler Vita ile pişirilirken kahvaltıda da Sana marka yağ yenilmektedir. Zeytinyağı ve tereyağı kullanımı yaygın değildir (37:05). Evlerinde annesine yardım etmek için hep bir yardımcı kadın bulunmaktadır. Yardımcıların genelde Karadenizli Müslüman kadınlar ve Gökçeadalı Rum kızlar olduğunu söyler (37:40). Ailesinin İsrail’in kuruluşuyla pek ilgilenmediğini ifade eder. Anavi ailesi, Osmanlı’nın son döneminde etkili olan Fransız kültürüyle yaşamaktadır. 19. yüzyılda Fransa’da toplumu laikleştirmek için kurulan Alliance okulları, yüzyıl sonlarında İstanbul’da da şube açar. O dönemde ortaya çıkan kültürel dönüşüm Yahudi toplumunun isimlerine de yansır. Annesinin adının Jaklin olduğunu hatırlatan Behmoaras, Rebeca, Rachel, Sarah yerine Jaclin, Vivian, Monic gibi isimlerin kullanılmaya başlandığını kaydeder. Ayrıca Türkiye’de İspanya’dan getirdikleri kültürü devam ettirmeye çalışan dindar bir Yahudi topluluğu da vardır. İlk topluluk İsrail’le duygusal bir bağ kurmaz. Behmoaras, aile ve akraba çevresinden hiç kimsenin İsrail’e gitmediğinin altını çizer (41:00). Türk Yahudi toplumunun genel olarak çok dindar olmadığı kanaatindedir (41:54). Babası tutucu bir aileden gelse de çocukluğunda dini bir eğitim almaz. Dini bayramlarda evlerinde İbranice dualar okunmaktadır. Ancak ailesi katı dini kurallara uymaz. Hamursuz bayramlarında evlerinde her zaman çalışanların yemesi için ekmek bulundurulur (48:30). Anneannesinin laik tutumunu, Notre Dame de Sion’da rahibeler tarafından eğitilmesine bağlar (45:35). Behmoaras, dini kimliğiyle Şalom Gazetesi’nde çalışırken barışır. O zamana kadar kimliğinin önemli bir unsuru olmayan Yahudilik şimdi hayatında daha önemli bir işgal etmektedir (46:00). Yahudiler, kapalı topluluklar halinde yaşamaktadır. Behmoaras, bu sınırlı temas sebebiyle çocukluğunda Yahudi nüfusunun çok yoğun olduğu fikrine sahiptir. Şişli, Nişantaşı, Büyükada bölgelerinde her yerde Yahudiler yaşamaktadır (46:45). İlkokulu, Şişli Terakki’nin karşısında bir binada yer alan Özel Aydın Okulu’nda okur. Oradaki arkadaşlarının da büyük çoğunluğu Yahudidir. Ortaokul yıllarında çevresiyle daha yakından ilgilenmeye başlar (47:30). Küçüklüğünde yetişkinlerin çocuklarla sınırlı bir teması vardır. Soru sormaları ve sorgulamaları hoş karşılanmaz. Yahudi gelenekleriyle tutucu bulduğu babaannesi sayesinde tanışır. Yerde oturmak matem işareti olarak kabul edilmektedir. Bu inanışların kökenine dair sorgulamaları cevapsız kalır (48:50). 1955’te evlerinde Gökçeadalı Rum bir yardımcı vardır. Behmoaras bu sayede iyi derecede Rumca öğrenir. 6-7 Eylül’den sonra sokaklarda Rumca konuşmaktan bile korkulmaktadır. Bu korkuyu bir anısı üzerinden anlatan Behmoaras, o vakte kadar normal olan bir şeyin yasaklanmasına çok şaşırır. 6-7 Eylül’le ilgili hatırladığı ya da hatırlamak istediği tek anının bu olduğunu söyler. Olaylar sırasında evleri ve babasının Yeşildirek’teki dükkanı zarar görmez (51:12). Evlerinde Fransızca, Türkçe, İspanyolca ve Rumca konuşulmaktadır. Babaannesi hiç Türkçe bilmezken Moda’da Müslümanlarla ilişki içinde yaşayan anneannesi kırık bir üslupla konuşmaktadır. Behmoaras’ın Cumhuriyet çocuğu dediği annesinin döneminde azınlık çocukları artık Türkçe öğrenmektedir (56:55). Eve gelenler çoğunlukla Yahudi cemaatine mensuptur. Ayrıca babasının Müslüman iş arkadaşları ile de görüşülmektedir. Televizyondan önce sosyal ilişkiler çok yaygın ve sıkıdır. Ebeveyninin Rum ve Ermeni arkadaşları yoktur (58:35). Seferad ve Aşkenazlar arasında her zaman bir ayrım olduğunu kaydeder. Kültürel farklılıktan dolayı iki kesim arasında mesafe vardır. Birbirlerine çok fazla sempatiyle bakmadıkları düşüncesini taşır (01:00:02). Aşkenazlarla evlilik tercih edilmez ancak mümkündür. Dinler arası evlilik ise Behmoaras’ın tabiriyle büyük dramlara sebep olmaktadır. Buna rağmen mani olunamaz. Behmoaras daha liberal olan anne tarafını karma evlilikler sebebiyle Birleşmiş Milletlere benzetir. Türk Yahudileri arasında Müslümanlarla evliliğe de sık rastlanmaktadır. Baba tarafında ise sadece bir evlilik vardır. Ve büyük sıkıntılara sebep olur (01:01:35). Anneannesi ve annesi gibi Behmoaras da Dame de Sion mezunudur. 1900’lerden önce kadınların eğitim alması yaygın değildir (01:02:25). Rahibeler nezaretinde sıkı, baskıcı bir eğitim alır. Okulda genel kültüre çok önem verilmektedir. Alanında başarılı öğretmenlerden iyi bir eğitim aldığı kanaatindedir. Okul arkadaşlarıyla bağlantısı sürmektedir. Okulda din ve siyasetin tabu konular olduğunu kaydeder. Okulda, siyasi mesaj veren yazarların eserleri okutulmaz. Din dersi zorunlu değildir. Hristiyan öğrenciler rahibeler eşliğinde kiliseye giderken diğer dinlere mensup öğrenciler etüd yapar. Okulda çok sayıda Hristiyan öğrenci vardır. Müslümanlar için de dışarıdan bir hoca gelmektedir. Ancak empoze edilen davranış kalıplarının Hristiyanlıktan mesajlar taşıdığını dile getirir. Suçluluk duygusu, kendini beğenmeme, davranışlarını sorgulama gibi temel düsturlarla yetiştirilirler. Okulda ayna yoktur. Camekan önünden geçerken bile kendilerine bakmaları, süslenmeleri hoş karşılanmaz. Türk hocalar da rahibelerle benzer tutumlar içindedir. Behmoaras’ın eğitim aldığı yıllarda Müslüman öğrenciler çoğunluktadır (01:08:08). Evlerinde politik konuların konuşulduğuna şahit olmaz. Bu türden meselelerin çocukların önünde konuşulması hoş karşılanmaz. Çocukların o konularla ilgili soruları da cevapsız bırakılır (01:08:48). Eve düzenli olarak gazete alınmaktadır. Apartmanlarında Yassıada’ya götürülen bir Demokrat Parti milletvekili komşuları vardır. Ve ailesiyle yakın ilişkiler içindedir. Yassıada’da yargılananlar arasında başka tanıdıkları da bulunmaktadır. Behmoaras bu verilerden hareketle babasının iç politikayla ilgilendiği sonucunu çıkarır. Tek Parti dönemindeki uygulamaları sebebiyle İnönü’yü sevmemektedir. Behmoaras, 27 Mayıs öncesinde ilkokul öğrencisidir. Okulda, Menderes karşıtlarının haklı oldukları yönünde telkinler yapılmaktadır (01:10:57). Her akşam radyodan Yassıada saati dinlenir. Hayat Dergisi Adnan Menderes’in idam sehpasındaki fotoğrafını kapağına taşır. Behmoaras bu görüntünün kendisini çok üzdüğünü söyler. Radyoda her akşam İzmir Marşı çalınır ve mahkeme yayını başlar (01:12:17). Şişli’de, bir yetişkinin nezaretinde sokakta oynamalarına izin verilir. Anneannesi Moda’da, Koço’ya bakan Bostan sokakta oturmaktadır. Sokağın tamamen boş olması sebebiyle çocukların rahatça oynamaları mümkündür. Şişli’de mahalle ortamı yoktur. Kardeşi ve kuzenleriyle arkadaşlık eder (01:13:33). 1950’lerin Modası da boş bir yerdir. Herkesin birbirini tanıdığını hatırlar. Semtin en meşhur yerleri Koço’nun restoranı, tenis kortu, çocuk bahçesi ve iskeledir. Büyük annesi ahşap evlerle dolu bir sokakta yaşar. Komşuları arasında birçok Rum vardır. Geriye dönerek 6-7 Eylül’den sonra evlerindeki Rum yardımcının Atina’ya gittiği söyler (01:14:20). Anneannesi komşularıyla Rumca konuşmaktadır. Moda İskelesi'ne günde iki sefer vapur yanaşmaktadır. Anneannesinin evinin karşısında Sarıca ailesinin kullandığı Arif Paşa Köşkü vardır. Sarıca ailesinin, Varlık Vergisi döneminde ailesine çok yardım ettiği söylenmektedir. Hatice Alankuş aynı sokaktaki bir apartmanda yaşamaktadır. Alankuş, Behmoaras’ın anneannesinden piyano dersi almaktadır. Ressam Müzdan Arel de komşuları arasındadır. Arnavut kaldırımlı sokak pek değişmez. Sadece anneannesinin satılan evinin yerine bir apartman yapılır. Ulaşım araba vapuru ile sağlanmaktadır. Köprü yapıldıktan sonra dolmuş hattı açılır (01:18:20). Babası 1950’li yılların ortalarında bir otomobil alır. Trafik kurallarına pek riayet edilmediğini hatırlar. Küçük yaşlardan itibaren babasının yanına oturup 12-13 yaşlarında araba kullanmayı öğrenir (01:19:26). Çok küçük yaşlarda bentlere piknik yapmaya gittiklerini söyler. Restoranlar yaygın değildir. Boğaz’a, Zeynel dondurmacıdan dondurma yemeğe gidilir. Denize girmek içinse Kilyos, Şile, Polonezköy ve Florya tercih edilmektedir. Polonezköy’de 1960’ların ortalarına kadar elektrik yoktur. Kiraladıkları pansiyon gaz lambasıyla aydınlanır (01:21:28). Benzer şekilde döşenen evlerin dekorasyonları çok özenli değildir (01:22:18). Evlerinde annesine ait bir piyano vardır. (01:22:40). Annesinin teşvikiyle erken yaşlardan itibaren okuma kültürü edinir. Yazı yazmaya da yine annesinin ailesi teşvik etmiştir. Müzik, hayvan ve kitap sevgisini ailesinden alır. Evlerinde her zaman bir kütüphane vardır (01:24:56). Kıyafet alışverişi Atalar, Vakko ve Nehir mağazalarından yapılmaktadır. Ayrıca eve gelen terzilere dikiş diktirilir. Kıyafette çok çeşitlilik olmayıp tüketim kültürü 1960’lı yıllardan sonra başlar. Annesinin güzel giyindiğini ancak modayı takip etmek gibi kaygısı olmadığını belirtir. Kendisine saygısı olan 30 yaş üstü bir kadının alışverişe giderken farklı, öğleden sonra çaya giderken farklı giyinmesi gerektiğini kaydeder (01:27:30). Jean pantolon 1960’ların sonlarında yaygınlaşmaya başlar. Giyimde yaş bölümleri önemlidir. Çocuklar, genç kızlar ve evli kadınlar giyimleriyle birbirinden ayrılır. 38 yaşındaki annesi kot pantolon giymek istediğinde tepki alır (01:28:43). Yahudiler arasında Türkçe isim koyulduğuna da rastlanmaktadır. Behmoaras’ın kardeşinin adı Metin’dir. Bu tercih herhangi bir baskı ya da yönlendirmeden kaynaklanmamaktadır (01:30:20). İkinci eşiyle, eşinin kızkardeşi aracılığıyla tanışır. Yahudi Cemaati içinde de çevrenin ya da büyüklerin gençleri birbirine uygun bularak evliliğe teşvik ettiğini söyler. Ancak görücü usulü kadar katı ve doğrudan değildir. Kadın erkek ilişkileri Müslümanlara kıyasla daha rahattır. Belli bir saatte dönmek şartıyla erkek arkadaşlarıyla dışarı çıkar. Anne her durumdan haberdar edilirken babayla olan mesafe korunur. Gençler eğlenmek için diskoteke gitmektedir. En popüler mekan Taksim’deki Clup No 33’tür (01:33:42). Liseden mezun olduğunda 68 Olayları sebebiyle tedirgin bir ortam vardır. Üniversiteye devam etmek istemez. 1970’li yılların başına kadar devam eden çatışmalar sebebiyle pek çok arkadaşı eğitimini yarıda kesmek durumunda kalır. Behmoaras, ailesinden eğitimine devam etmesi yönünde özel bir teşvik almaz (01:35:10). Öğrenci olaylarına dair en net hatırladığı olay Deniz Gezmiş’in asılmasıdır. Ülke genelinde huzursuz bir ortam vardır (01:36:40). 1970’te ağır bir kolera salgını yaşanır. Sokaklardan sürekli ambulans sirenleri duyulmaktadır. Evlerinde çiğ sebze ve meyve tüketilmemeye başlanır. Salgın sebebiyle birçok insan ölür (01:37:20). İstanbul’un değişimini geç fark ettiği kanaatindedir. Göç ve çarpık kentleşme, yaşadığı bölgeleri ilk yıllarda çok etkilemez. Şehrin dokusunu en belirgin şekilde değiştiren şeylerin başında köprü inşaatı gelmektedir. Köprü açıldıktan sonra otomobil sayısında ciddi anlamda artış yaşanır (01:37:18). Şimdi Şişli’ye gittiğinde bambaşka bir semt gördüğünü söyler. Aynı şekilde Moda da çocukluğundaki havasından çok uzaktadır. Şehir genelinde çok sayıda fast food restoranların ve kebapçıların olması dikkatini çekmektedir. Yiyecek sektörü sosyal hayatta çok büyük bir yer kaplamaktadır. Gençlik yıllarında İstanbul’da az sayıda restoran vardır. Yemek yemek için Yeşilköy’deki Ömür Lokantası'na ve Boğaz’daki bir balık lokantasına gidilmektedir. Değişim 1980’lerde kendini gösterir (01:39:46). 1980’lerde Nescafe içmeye başlandığını ve Özal devriyle birlikte önceden yasak olan şeylerin piyasada bulunduğunu ifade eder. Yiyecek sektörü de o tarihlerden itibaren yayılmaya başlar (01:40:55). Lise’den sonra çevirmenlik yapmaya başlar. Yabancı dil dersleri verir. Yazı hayatına ise çevirileriyle girer (01:41:53). 1973 yılında ilk evliliğini yapar (01:42:00). Yeminli çevirmenlik ve kitap çevirileri yapar. (01:42:35). Şalom Gazetesi için çevirmenlik yaparken bir yandan da Yahudi kimliğini tanımaya başlar. Gazetede 10 yıl kadar çalışır. Kitap yazmaya, söyleşi ve biyografi çalışmalarıyla giriş yapar (01:43:00). Çocukluğundan itibaren evlerinde gazete okunmakta, Hürriyet ve Milliyet gazeteleri takip edilmektedir. Kendisi sonraki yıllarda Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl ve Şalom gazetelerinde çalışır (01:44:13). Hayatı boyunca İstanbul’da yaşar (01:44:25). Gençlik yıllarında Türkçe sözlü hafif müzik dinler. Ajda Pekkan hep çok popülerdir. Gençler; Fikret Kızılok, Hümeyra, Modern Folk Üçlüsü gibi isimleri dinlemektedir. Yeşilçam’ın meşhurları Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit’tir. Çetin Altan’ın yazıları yakından takip edilmektedir (01:46:28). Dünya edebiyatıyla okulda tanışır. Ancak dünyadaki aktüel gelişmelerden habersizdir. Seyahat ve haberleşme imkanları sınırlı olduğu için Türkiye dışında neler yaşandığından haberdar değildir (01:48:30). Büyükannesinin dünyanın her yerinden mektup arkadaşları vardır. Onun kanalıyla dünyayla temas kurmaya başlar. Yabancı dergiler vardır ancak tüketim imkanlarının sınırlı olması sebebiyle satın almak çok kolay değildir (01:50:20). Telefonla görüşmek çok zor ve sınırlıdır. Behmoaras, henüz küçük yaşlardeyken bir iş seyahatine giden babasıyla telefonla görüştükten sonra heyecandan ateşlenir (01:51:52). Telefon evlerine, 1950’li yıllardan itibaren girer. Televizyonla ise 1970’lerin ortasında tanışır. O tarihlerde evlidir, evlerine küçük bir televizyon alınır. Yayın süresi sınırlı olduğu için televizyon hayatı sınırlayan bir unsur değildir. Yakınlar arasında televizyon buluşmaları yapılmaya başlanır. Sonraki yıllarda bu toplantılar yerini video buluşmalarına bırakır (01:53:42). Evlilikte erkeklerin kadınlardan birkaç yaş daha büyük olması tercih sebebidir. Behmoaras, 23 yaşında evlendiği için kendisine evde kalmış gözüyle bakıldığını belirtir. Kızlar için normal kabul edilen evlilik yaşı 19-20 aralığıdır. 21 yaşından sonra bebek sahibi olanlar yaşlı anne kabul edilir. Şimdi bu kabullerin çok değiştiğini söyleyen Behmoaras’ın gelini, 37 yaşında çocuk sahibi olur (01:55:22). Çok kısa süren ilk evliliğinde Nişantaşı’nda yaşar. İkinci evliliğinde ise Göztepe’yi tercih eder. Nişantaşı’nda bugünden daha az insan, iş yeri ve mağaza olduğunu kaydeder. Aynı değişim bütün şehir için geçerlidir (01:57:35). 1960’lı yıllarda yaz tatili için Büyükada’ya gidilmektedir. Ada’da ulaşım ve sağlık imkanları sınırlıdır. Son vapurdan sonra şehirle bağlantı kesilmektedir. Kendine has bitki örtüsü ve mimari dokusuyla dikkat çeken Ada'nın geçirdiği en büyük değişim, turist sayısındaki artıştır. Faytonla ulaşım sebebiyle atların kötü muamele gördüğünü kaydeden Behmoaras, faytonların yasaklanması gerektiği düşüncesindedir (02:01:50). Büyükada’da çok fazla Rum ve Yahudi yaşamaktadır (02:02:50). 12 Eylül darbesine sevindikleri için mahcubiyet duyduğunu kaydeder. Darbe öncesinde çok gergin bir ortam vardır. Eşi ve çocukları iki kez silahlı çatışmaya şahit olur. Darbeyi Büyükada’da öğrenirler. Televizyon’da Kenan Evren’i görüp ordunun yönetime el koyduğunu duyduklarında toplum genelinde bir rahatlama olur. Darbe siyasetinin ülkeyi geri götürdüğü ve özgürlüklerin kısıtlandığı fark edildikçe destek azalmaya başlar. Yaşadıkları sokakta askerin dur emrine uymayan bir vatandaş vurulur (02:07:00). Turgut Özal dönemindeki liberal politikalar da sevinç sebebidir. Önceki yıllarda nescafe bile tezgah altından satılmaktadır. Yaşanan serbestliğin çocuksu bir mutluluğa sebep olduğunu söyler (02:07:42). 1980 öncesi yokluk yıllarıdır. 1978’de, Bülent Ecevit’in iktidarı döneminde elektrik, su ve gaz kesiktir. Göztepe’deki evlerine bir soba kurulur. Çocukların mamalarını sobanın üzerinde ısıtıp mum ışığında yedirir. Su kesintisi normal karşılanmaktadır. Aktığı saatlerde su toplanır ve kovalardan kullanılır. Aygaz, margarin kuyruğu gibi şeyler rutin kabul edilmektedir. Fueloil olmadığı için kaloriferler yanmamaktadır (02:09:30). Yahudi Cemaati de diğer azınlıklara yönelik olumsuz politikalardan etkilenmektedir. Rumlara yönelik tepkiler daha görünürdür (02:10:52). Yahudi Cemaati her zaman ortasağ politikaları destekler ve asla CHP’ye oy vermez (02:11:18). 20 yıl kadar Göztepe’de yaşadıktan sonra Kuzguncuk’taki yalıya taşınırlar. Avrupa Yakası’nda Yahudi Cemaati ile sınırlı bir çevreden sonra daha kozmopolit olan Göztepe’de yaşamaya başlar. Çocuklarını da özellikle karma bir devlet okuluna gönderir (02:12:37). İkinci eşi Mişel Behmoaras’la 1976 yılında evlenir. Annesi Ukraynalı bir Aşkenaz’dır ve Türkiye’deki hayata uyum sağlayamamıştır. Jak ve Eytan isimli iki oğlu vardır. Geleneklere bağlı olarak Jak’a büyükbabasının ismi verilir (02:14:10). Yalı hayatının şehir hayatından bir farkı olmadığını kaydeder. Daha çok yardıma ihtiyacı olduğu için bahçe işleriyle ilgilenecek birini çalıştırmaktadır. İstediği kadar hayvan besleyebilmek gibi bir avantajı söz konusudur. (02:15:00). Hayatında Türkiye Cumhuriyeti ve Yahudi kimliğinin öne çıktığını söyler. Dünyaya daha açık yaşayan çocuklarında bu kimliklerin zayıfladığını gözlemler. Londra’da yaşayan oğlu bir Çinli'yle evlidir (02:16:37). Lizi Behmoaras kendisini Türk olarak tanımlamaz. Toplumsal algıda Türklüğün Müslümanlıkla eş anlamlı olduğunu düşünmektedir. Ailesi, çocuklarının Yahudilik aidiyetine çok önem vermez. Kendisi de çocuklarına özel bir kimlik bilinci aşılamaz (02:18:10). Hayatı boyunca İstanbul’dan başka bir yerde yaşamayı düşünmez. Bütün kitaplarında İstanbul’un bir semtini konu edinmektedir (02:18:35). 15 Temmuz kalkışmasını Londra’dan arayan oğullarından öğrenirler. Yakınlardaki eğlence mekanlarından müzik sesi gelmektedir. Bu sebeple darbe olduğuna ihtimal vermezler. O gece denizde bir hareketlilik dikkatlerini çekmez. Geceyi televizyon karşısında geçirirler. 12 Eylül darbesini desteklemiş olmanın mahcubiyetiyle 15 Temmuz’a ilk andan itibaren karşı çıktıklarını dile getirir (02:21:40).Öğe İslam Seçen ile sözlü tarih görüşmesiSeçen, İslam; 1936, Priştine; T.C.; Erkek; Mücellit; Adlı, Ayşeİslam Seçen, 1936 yılında Kosova’nın Priştine şehrinde doğar. Çocukluğu II. Dünya Savaşı döneminde geçer. Tarımla uğraşan ailesi tarlalara ekim yapamaz. Yaşanan yokluk nedeniyle Prizren’e taşınma kararı alınır. 1940’ta, şartlar düzelince Priştine’ye geri dönerler. Seçen, aynı sene okula başlar (01:36). Ortaokulda güzel resim yaptığını fark eden bir hocası tarafından resim bölümüne yönlendirilir. İpek (Peç) şehrinde resim ve heykel eğitimi alır (02:50). Aile 1956 yılında Türkiye’ye taşınır (02:55). II. Dünya Savaşı yıllarında sokakta, cesetler arasında oyun oynadığını hatırlamaktadır (03:30). Varlıklı bir aileye mensup olan babasının özel okullarda okuduğunu ve Mareşal Tito zamanında devlet hazinesinin muhasebesini tuttuğunu anlatır (04:25). Savaş yıllarında yiyecek karneye bağlanır. O yıllarda aç yatıp aç kalktıklarını hatırlamaktadır. Defter, kitap bulmak da imkansızdır. Eğitim Bakanlığı 10 öğrenciye 1 kitap göndermektedir. Seçen, yokluğa rağmen iyi bir eğitim aldığını düşünmektedir (05.55). 6 yaşında jimnastiğe başlar ve Avrupa çapında jimnastik müsabakalarına katılır (06:10). Spor hayatına futbolla devam eder ve Kosova milli takımında oynar (06:33). Akademide Fransız bir hocadan resim dersleri alır. Hocasının eğitim yöntemi ile ilgili bir hatırasını aktarır. Aktif ve başarılı bir öğrenci olarak spor faaliyetlerine de devam etmektedir (09:46). Komünist sistemin Müslümanlara yönelik baskıcı tavrı sebebiyle 1956’da Türkiye’ye göç etme kararı alırlar. Babası, kalmaları durumunda öldürülme tehlikesi yaşayacaklarını aileden gizler (10:13). İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydolur. Vefatına kadar bir arada olacağı hattat, müzehhip Emin Barın’la tanışır. Eğitimine Emin Barın atölyesinde devam eder. Barın’ın teşvikiyle klasik Osmanlı ciltçiliği çalışmaya başlar (12:00). Öğrencileriyle yakından ilgilenen Barın, Seçen’in bütün ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenmektedir (12:40). Akademide ayrıca Necmettin Okyay ve oğlu Sacit Okyay’dan klasik Osmanlı cilt sanatı dersi alır. Klasikle birlikte modern cilt yapmayı da öğrenir (13:45). Seçen, ailenin Balkan Harbi döneminde Priştine’den ayrılmamasını, mal varlıklarını geride bırakmak istememelerine bağlar. O yıllarda ağalık sistemi hala devam etmektedir ve ailenin 12 köyü vardır (14.20). Babası Ali Bey 1977’de kalp rahatsızlığı sonucu vefat eder (14:45). İslam Seçen, çocukluğunda Priştine nüfusunun yarısından fazlasının Türk olduğunu hatırlar. Prizren ve Üsküp’te de yoğun bir Türk nüfusu vardır (15:05). Okulda Sırpça eğitim alan Seçen, iyi derecede Sırpça bilmektedir. Evlerinde Türkçe konuşulduğunu ancak çocukluğunda öğrendiği lisanın, İstanbul Türkçesi'nden çok farklı olduğunu dile getirir. İstanbul’a geldiğinde şehirde kullanılan dili konuşmakta zorlanır (15:50). Akademiden mezun olduktan sonra askere gider (16:02). Kültür Bakanlığı 1960 yılında Süleymaniye Kütüphanesi’ne eleman alımı için kadro açar. Emin Barın’ın tavsiyesiyle yeni kurulan restorasyon atölyesinde çalışmaya başlar. O tarihlerde kütüphanelere yeterli kaynak sağlanamamaktadır. Ağır fiziki şartlar altında çalışmak gerekmektedir (17:20). Kütüphane’nin girişinde tabela yoktur. Seçen, yine Emin Barın aracılığıyla tanıdığı Berç Usta olarak bilinen Berç Toroser’e bir tabela yazdırır. Bakanlıktan tabela için gerekli ödeme gelmediğinden tabelanın parasını Çelik Gülersoy öder (17:45). Kütüphanedeki eserlerin durumu hakkında da bilgiler veren Seçen, rutubetten erimiş, kurtlanmış eserlerin kurtarılması gerektiğini kaydeder. Teknik malzeme yetersizliğine rağmen ellerinden geleni yaparlar (18:20). Süleymaniye Kütüphanesi’nde 27 sene çalışır (18:25). Çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra Kırklareli’nde topçu olarak askerlik yapar. Askerden sonra kendi işini yapmayı düşünmektedir ancak teklif üzerine Süleymaniye Kütüphanesi’ne döner. Kütüphane müdürü Halit Dener’in vesilesiyle mesai arkadaşı Şeyma Hanım’la evlenir (19:00). Halit Dener’den sonra Muammer Ülker ve Nevzat Kaya’nın müdürlüğü döneminde de Süleymaniye’de çalışmaya devam eder (19:10). Eskiden tek müdürün idare ettiği kuruma başkanlık sistemi getirildikten sonra, 5 yönetici atanır (19:20). Seçen, Süleymaniye’nin yazma eserler açısından doğu kütüphaneleri arasında ilk sırada olduğunu belirtir. Görev yaptığı dönemde koleksiyonda 150 binden fazla yazma eser bulunmaktadır. Toplam eser sayısı ise 300 bin civarındadır (19:50). Arşivin çok önemli olduğunu kaydeden Seçen’e göre arşivi yok olan millet yok olmaya da mahkumdur. (20:12). Kütüphaneye maddi manevi çok emek verir. Mecbur kaldığında kendi parasıyla altın ve deri alıp çalışmaya devam eder. O yıllarda valilikten gönderilen tahsisat yapılan işin yanında çok yetersiz kalmaktadır. Günümüzde şartların çok iyi olduğunun altını çizer. Osmanlı nakışhanelerinde 40 kişinin çalıştığını hatırlatan Seçen, bugün restorasyon atölyesinde de aynı sayıda çalışan olduğunu duyar. Belli bir mesafe kat edilse de henüz istenen seviyeye gelinemediğini belirtir. Seçen’in kütüphanede görev yaptığı dönemde restorasyon atölyesinde 12 kişi çalışmaktadır (21:25). Kütüphaneden ayrıldıktan sonra üniversiteye döner. 2002 yılında yaş haddinden emekliye sevk edilir (21:40). Kütüphaneden ayrıldığında hala yapılacak çok iş olduğunun altını çizer. Eleman ve ücret azdır. Olumsuz fiziki şartlar sebebiyle sağlık sorunları yaşanmaktadır. O yıllara yönelik eleştirileri haksız bulduğunu dile getirir (22:40). 63 senedir klasik cilt yapan Seçen, sahip olduğu tecrübeye dayanarak günümüzde yapılan çalışmaları hatalı ve eksik bulur (22:55). 1969’da Portekiz hükümeti, Kültür Bakanlığı aracılığıyla kütüphanelerindeki kitapları yenileyecek bir ekip ister. Emin Barın’la birlikte eserleri görmek için Lizbon’a giderler. Kütüphanedeki İslam eserleri su altında kalmış ve çok hasar görmüştür. İki ay süren ilk ziyarette örnek çalışmalar yapılır. Seçen, 32 sene boyunca Lizbon’a düzenli olarak gider ve restorasyon çalışmaları yapar. Bir esere yaklaşık 1,5 ay zaman ayırmaktadır. Çalışmalardan çok memnun kalan Portekiz Hükümeti, İslam Seçen’e vatandaşlık teklif eder. Seçen, teklifi yeni evlendiği için kabul etmediğini ifade eder (27:25). Mimar Sinan Üniversitesi’nde alanında yetkin öğrenciler yetiştirir. Öğrencilerinden Habip İşmen’in cilt konusunda uzman olduğunu kaydeden Seçen, akademideki ortam giderek değiştiği için okuldan uzaklaşır. Emekli olduktan sonra bir müddet ücretli olarak ders vermeye devam eder (28:15). İSMEK’ten gelen teklif üzerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin meslek edindirme kurslarında ders vermeye başlar. 8 yıldır devam eden kurslar sayesinde her yaştan ve her meslekten insana cilt dersi verir (28:55). Küçükçekmece Belediyesi ve Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’nden gelen teklifleri de kabul eder. Üniversitede Cilt Ana Sanat Dalı’nı kurar. Haftanın 7 günü ders vermeye devam eden Seçen, 3 gün üniversitede, 3 gün İSMEK’te ve 1 gün de Küçükçekmece’deki kurslara nezaret eder (30:10). Klasik Osmanlı cilt sanatının çok incelikli bir alan olduğunu belirtir. Avrupa ülkelerindeki sanatçılar sık sık kendisini ziyaret eder. Kendisi de hem çalışmalara katılmak, hem de kütüphaneleri tetkik etmek için çok sayıda yurtdışı seyahatine çıkar (31:30). Seçen, sürekli üretmeyen kişinin sanatkar sayılamayacağını ve sanatın ilerlemesi için disiplinli çalışmak gerektiğini vurgular (31:55). Tekrar Türkiye’ye göç hikayelerine değinen Seçen, ailesinin İstanbul’a geldiğini ancak geride akrabalarının ve tanıdıklarının kaldığını ekler. Hala İstanbul’a ilk gelişlerinde yerleştikleri Kocamustafapaşa’da ikamet etmektedir. 1950’lerin Kocamustafapaşası küçük bir yerleşim yeridir. Bölgede ahşap evler çoğunluktadır. 1950’lerin İstanbul’unu tarif eden Seçen, İstanbul’un o tarihlere kıyasla yüzde 99 değiştiğini belirtir. Şehirle birlikte insanların da değiştiğini gözlemler. 650 bin nüfuslu şehirdeki binaların çok azı günümüze ulaşır (33:22). İstanbul’a yeni geldiği zamanlarda eğitim kalitesinin yüksekliği dikkatini çeker. Okul sayısı arttıkça eğitim kalitesinin düştüğünü ve bilginin okullarla sınırlı tutulmasının sakıncalı olduğunu dile getirir. Seçen, öğrenciliğin meslek hayatına atıldıktan sonra başlayıp ölene kadar devam etmesi gerektiğini düşünür (35:00). Küçük kardeşi eğitimini Almanya’da tamamlar ve Mercedes fabrikasında çalışmaya başlar. Kardeşiyle Almanya’ya yerleşmeyi düşündüğünü ifade eden Seçen, anne ve babası burada yaşadığı için vazgeçer (35:43). Ailesinin İstanbul’a kolay alıştığını ve babasının Balkan Savaşı döneminde de geldiği İstanbul’a yabancı olmadığını söyler. Dedesi İbrahim Ağa, Seçen’in babasını ev almak için İstanbul’a gönderir. Aksaray’da, bahçesinde şadırvanı olan bir konağın 3 bin liraya satıldığını ancak babasının parası yetmediği için evi alamadan geri döndüğünü anlatır (36:31). Zenginlik hedefi olmadığını ve meslek hayatı boyunca işlerin yürümesi için cebinden para harcadığını belirtir (37:20). Eşini 2000 yılında kanserden kaybeder. İlk yıllarda çok zorlansa da şu anda yalnızlıktan şikayeti olmadığını ifade eder (37:40). II. Dünya Savaşı yıllarında Priştine camilerinde dini eğitim verilmektedir. Din eğitimi yasak olduğu için camiye büyük bir gizlilik içinde gidip gelirler. Polis baskınlarında da kitaplarını gizlemektedirler (38:20). Camide verilen eğitim yetersiz olduğu için aileler çocuklarını devlet okullarına göndermeye mecbur kalır. Ailelerin üzerinde büyük bir baskı vardır. Yaşananlara ancak büyüdükten sonra anlam verebildiğini ancak konuşmak ve eleştirmek yasak olduğu için gençlerin de büyükler gibi susmak zorunda kaldığını belirtir. Çünkü komünist sistemde can güvenliği yoktur (39:10). Ailesi Türkiye’ye göç etmeye karar verdiğinde spor alanındaki başarıları çevresi tarafından fark edilen Seçen’in kalması ve spor kariyerine devam etmesi için ısrar edilir. Ancak o, ailesinden ayrılmayı kabul etmez (39:45). Uzmanlığın önemine inandığı için sanat dışında herhangi bir alanda fikir beyan etmediğini belirtir (40:32). Dünya harbi döneminde Kosova’da hayat alt üst olur. Yahudi soykırımına da şahitlik eden Seçen, bir haziran günü Yahudilerin evlerinden alındığını hatırlamaktadır. Aynı günlerde onların evi de basılır. Ancak gece baskınında kapısını kırarak girdikleri evin Müslümanlara ait olduğunu anlayan Alman askerleri, ertesin gün özür dilemek maksadıyla eve ceviz gönderir. Almanların Müslümanları çok sevdiğini belirten Seçen, SS Ordusu’nda Müslüman askerler olduğunu, Cuma günü tabur halinde namaza geldiklerini anlatmaktadır. Almanlar savaşı kaybedince işler tersine döner. Müslümanlar çok sayıda şehit verir. Caddelerde katliamlar yapılır. Geride kalan yetim çocuklar komünist sistemde yetiştirilip devlet hizmetinde kullanılır (43:50). Savaşın ardından 6 federasyondan oluşan bir cumhuriyet kurulur. Mareşal Tito öldükten sonra Rusya müdahale eder. Seçen, Yugoslavya Federasyonu’nun bugünkü halini komünist rejimle ilişkilendirmektedir (44:20). Bağımsız devletler kurulsa da Balkan ülkelerindeki Müslümanların sıkıntılarının devam ettiğini söyler. Bosna’da, Kosova’daki Müslümanlara yönelik şiddet ve kötü muamele sonraki yıllarda da devam eder. Seçen, Avrupa’nın Müslümanları sevmediğini düşünmektedir (45:47). Evlerinde babasının kitaplarından oluşan bir kütüphane vardır. Ancak siyasi baskılar ve korkular yüzünden çoğu yakılır. O günleri sıkıntıyla hatırlayan Seçen, bu konuda fazla konuşmak istemez. Kosova’dan ayrılırken Türkiye’deki yasaklar sebebiyle bazı kitaplarını yanlarında getiremezler. Kütüphaneden geri kalanlar da o günlerde dağılır (46:50). Ata topraklarını terk etmek zorunda kalmanın vatansız kalmak olduğunu ifade eder. Kosova’da doğmuş olsa da Türkiye’yi vatan kabul etmektedir. Vatan, istikbal vadeden yerdir ve Seçen, geleceğini Türkiye’de kurmuştur. Göç ettikten sonra Kosova’yla ilişkilerini sürdürse de Arnavutça bilmediği için kendisini orada yabancı hisseder (48:00). Tito döneminde yapılan toprak reformu sonrasında mal varlıklarına el konulur. Seçen, Türkiye’ye geldiklerinde yanlarında sadece 200 lira olduğunu kaydeder. Topraklarından kovulmuş gibi çıkarlar. Yaşadıklarını, günümüzde Suriyelilerin yaşadıklarına benzetir (48:45). Ailesi eğitimleri konusunda herhangi bir yönlendirme bulunmaz. Balkanlarda ailelerin çocuklarını serbest yetiştirdiklerini ve bu sebeple rahat bir gençlik yaşadığını söyler (49:40). Mareşal Tito döneminde öğrenciler devlet politikası gereği gezdirilmektedir. Seçen bu uygulamayı, ülkeyi tanıtma isteğine bağlar. Madenler, sanayi bölgeleri, tarım arazileri de bu geziler kapsamındadır (50:28). Çocukluğundaki Priştine’yi çok net hatırlayan Seçen, ailelerin bahçeli evlerde yaşadıklarını ifade eder. Bahçelerin birbiriyle bağlantısı vardır, böylelikle sokağa çıkmadan komşuya gidilebilmektedir. Bu ara geçişlere halk arasında kapıcık denilmektedir. Komşular arasında yakın bir ilişki vardır. Böylesi yakın ve saygılı ilişkilerin bir daha geri gelmeyeceği kanaatindedir. Bugün yaşadığı apartmanda komşular birbirine selam bile vermemektedir. İstanbul’a geldikleri yıllarda komşuluk ilişkileri İstanbul’da da yaşatılmaktadır. Seçen, değişimin 1960’lardan sonra başladığını belirtir (51:45). Günümüzde herkesin kendini kurtarmak peşinde olduğu fikrini taşımaktadır. Saygı çerçevesinde yürüyen ilişkilerin ortadan kalktığını ve ailelerin bile çok değiştiğini gözlemleyen Seçen, yeni ilişki biçimlerini yadırgadığını dile getirir (53:45). Televizyonun, radyonun, telefonun olmadığı devirlerde insanlarla daha yakın ilişki içinde olur. İstanbul’un elektriği Sütlüce’den sağlanır. Kesinti olduğunda direklere asılan fenerler devreye girer. Elektrik şebekesi yaygın olmadığı için 1960’lara kadar buzdolabı yerine tel dolap kullanılır. Yemekler günlük pişirilirken bozulma ihtimali olan yiyecekler de bahçelerdeki kuyulara sarkıtılır (54:26). Refah seviyesi düşüktür. 1950’lerin İstanbul’unda ayakkabı siparişle yaptırılmakta, gömlekler evlerde, kadınlar tarafından dikilmektedir. Pençeli ayakkabı, yamalı kıyafet giymek normaldir (55:05). 1902’ye kadar Balkan Türkleri ile Türkiye arasında tam bir kültür ve dil birliği olduğuna dikkat çeker. Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekilişi aradaki bağın zayıflamasına sebep olur. Devlet yönetiminin Hıristiyanlara geçmesi Rumeli’deki Müslümanların huzurunu kaçırır. Hıristiyan komşuların Türkleri tehdit etmeye başladığını söyler ve babasının ilgili bir anısını anlatır (56:25). Afganistan'a gitmesinden ve oradaki Amerikalı'nın kötü tavrından söz eder. Türk'ün ilmi olduğunu, Türkleri çekemediklerini ve bütün dünya müzelerinin Türk eserleriyle dolu olduğunu belirtir (57:21). Çok çalışmanın başarıyı beraberinde getireceğini savunan Seçen, akademideki hocalarının talebeleri teşvik için çok hassasiyet gösterdiklerini anlatır. Necmettin Okyay ve Emin Barın talebelerinin çalışmalarını yakından takip etmekte ve eserlerini takdirle izlemektedir (58:23). Anıtkabir’deki ve metal paraların üzerindeki yazılar, Almanya’da eğitim alan, II. Dünya Savaşı döneminde Avrupa’da yarışmalara katılan ve olimpiyat kitabını hazırlayan Barın tarafından yazılır. Seçen, Barın’ın kıymetinin öldükten sonra anlaşıldığını dile getirir. Klasik sanatlarla ilgilenen herkesle yakın ilişkisi olan Barın’ın atölyesi sanatkarlar için buluşma mekanı niteliğindedir. Düzenli olarak toplanan meclise; Hafız Kemal Batanay, Rikkat Kunt, Muhsin Demironat, Ragıp Tuğtekin, Op. Dr. Sadi Berker, Adnan Menderes, Fahri Korutürk gibi isimlerin iştirak ettiğine şahitlik eder (59:55). Seçen, Emin Barın Cilt Atölyesi’nin İslam sanatlarının Türkiye’deki gelişiminde pay sahibi olduğunu düşünmektedir (01:00:05). Barın Han’ın üst katları matbaa makinası ve boyası Heidelberg firması tarafından kullanılmaktadır (01:00:35). Türkiye’de sanatkarlar arasında geçimsizlik olduğundan yakınır. Sahalarında yeteri kadar başarı gösterememeleri de bu uyumsuzluk sebebiyledir. Sanatkarların usta-çırak ilişkisi içerisinde yetişmesi gerektiğini düşünmektedir. Usta tek bir öğrenci yetiştirirken okullarda 10 öğrenci bir arada yetiştirilmektedir. Okulda öğrenci hocasını haftada bir gün görürken çırak her gün hocasıyla bir aradadır (01:02:02). Emin Barın’ın her öğrencisi atölyede hocalarıyla çalışır ve hatta gece gündüz atölyede kalan öğrenciler olur. Hocalarına ve işlerine aşk derecesinde bağlı olduklarını belirten Seçen, sanatın da bu aşktan doğduğunu dile getirir (01:04:00). Sacit Okyay’ın da aralarında bulunduğu bazı sanatkarlar ehl-i vukuf olarak mahkemelere hizmet vermektedir. İmzaların gerçekliği onların onayı sayesinde tescil edilmektedir. Seçen, bu mekanizmayı tehlikeli bulduğu için sadece bir kez mahkemeye gittiğini belirtir. Yanlış bir kararın insanların hayatında önemli etkileri olacağını düşünerek ehl-i vukuf olmayı kabul etmez (01:04:45). Sanatta ustalığın, detaylarda gizli olduğunu ifade eder. Hattatların çalışma disiplinine dair bilgiler veren Seçen, ustalıkla paralel olarak inceliğin de arttığını belirtmektedir (01:06:55). Emin Barın’ın geçmişte yaşadıklarını pek anlatmadığını belirten Seçen, yazı atölyelerinin kapatıldığını, hattatların büyük zorluklar içinde kaldığını hatırlar (01:10:35). Atölyede devrin önde gelen isimlerinin de katılımıyla sabaha kadar süren sohbetler yapılır. Seçen, hasta olduğu halde Perşembe günleri yapılan toplantılara gelen Şevket Rado’yla o sohbetlerde tanışır. Kemal Batanay, Japonya’dan gelen talebelerini de o meclislere getirmektedir (01:11:40). Perşembe sohbetlerini ilim irfan toplantıları olarak tanımlar. Meclise gelenler yeni öğrendikleri bilgileri ve gördüklerini birbiriyle paylaşmaktadır (01:12:20). Herkese açık olan bu toplantılara, katılan hocaların öğrencileri de gelmektedir. Öğleden sonra saat 13:00’te gelmeye başlayan misafirler saat 16:00 civarı dağılmaktadır (01:12:50). Klasik Osmanlı cildinin incelikleri konusunda da bilgiler veren Seçen, sahtiyan denilen oğlak derisi kullanıldığını kaydeder. Gözenek yapısı ve mukavemeti sebebiyle tercih edilmektedir. Zaman içinde nadiren de olsa diğer derilerin de kullanıldığı olur. Seçen, ciltte altın kullanımının Kanuni Sultan Süleyman döneminde başladığını ve Selçukluların altın kullanmadığı bilgisini verir (01:13:45). Şeyh Hamdullah’ın başından geçen bir olayı anlatarak Emin Barın’ın klasik meşk usulüyle ders yaptığını kaydeder (01:16:20). Klasik ciltte kullanılan altının kıvama gelmesi için arabi zamkla saatlerce ezilmesi gerekmektedir. Seçen, uzun süre ezilen altının daha parlak olduğu bilgisini verir. Kıvamının sudan daha ince olması gerekmektedir. Hazırlanan altın samur fırçayla kalıba basılmaktadır. Ciltlerin isimleri, kullanılan malzeme ve verilen forma göre değişmektedir. Değerli taşlarla süslenen ve daha çok saray için hazırlanan ciltlere murassa denilmektedir (01:17:45). Seçen, son yıllarda matbaacılığın ilerlemesinden duyduğu memnuniyeti dile getirir. Klasik sanatlar genel itibarıyla iyi bir çıkış yaşamaktadır (01:19:15). Uygun bir cilt için kitabın içeriğinin iyi tetkik edilmesi gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim sayfaları tek haneli rakamlara tekabül eden satırlardan oluşmaktadır. Mücellidin de bu hassasiyeti taşıması gerekmektedir. Aynı şekilde 10. padişah olan Kanuni’nin yaptırdığı Süleymaniye Camii’nin bütün süslemeleri de 10’ar motiften oluşmaktadır. Sanattaki inceliğe Süleymaniye’nin yapılışını örnek gösterir. Cami, 6 sene dinlendirilmeye bırakılan temel üzerine inşa edilmiştir (01:22:35). Seçen, beton binalar arasına sıkışan selatin camilerin görünür hale getirilmesini talep etmektedir. Bunun için camilerin etrafındaki yapıların yıkılmasını tavsiye eder (01:23:10). Estetiğin topyekün bir hayat tarzı olduğunu belirtir (01:24:55). 1950’li yıllarda Emin Barın, Necmettin Okyay, Kemal Batanay, Hamit Aytaç gibi hocaların çevresinde çok sayıda talebe vardır. Seçen, o yıllarda toplum genelinde eğitime yönelik yoğun bir talep olmadığını dile getirir. Üniversitelere girişte sınav yapılmamaktadır (01:25:36). Kendi öğrenciliğinde sınıfta kalma uygulaması olduğuna dikkat çeken Seçen, bu uygulamanın kaldırılmasını eleştirir ve bir anısını aktarır (01:27:55). Eğitimine sıkıntılar içinde devam eder. Bütün parasıyla kalem aldığı için aç yattığı, araba lastiğini silgi olarak kullandığı günler yaşar. Bugün var olan imkan ve malzemenin sanatın ilerlemesine vesile olması gerektiğini düşünmektedir (01:28:40). Maddi imkanların yetersizliğinin, insanları ahlaki zaaf göstermeye ve tembelliğe sevk ettiği fikrindedir. Özellikle nüfus yoğunluğunun fazla olduğu yerlerde problemlerin arttığını gözlemler. İstanbul’un bugünkü halini kontrolsüz nüfus artışına bağlar (01:31:33). El sanatlarının gelişiminde öncelikli sorumluluğun Kültür Bakanlığı’nda olduğunu belirtir. Malzeme çeşitliliği ve uygulama zorlukları sebebiyle cilt sanatı diğerlerine kıyasla daha az ilgi görmektedir. Seçen, akademik unvanın sanatta yetkinlikle aynı anlama gelmediğinin altını çizer (01:34:25). Unutulmaya yüz tutan sanatlar konusunda hassasiyet gösterilmesini isteyen Seçen, ustalık azaldıkça uygulama tekniklerinin de unutulduğunu hatırlatır (01:35:20). İcazet geleneğinin tüm klasik sanatları kapsadığı fikrinin hatalı olduğunu vurgular. Sadece hat sanatında icazet verilmesi geleneği vardır. Diğer sahalarda ancak diploma ya da sertifika gibi bir belgenin verilmesi söz konusu olabilir. Bu ayrımın sebebi, diğer sanatlarda hata payı varken yazının hata kabul etmemesidir (01:37:40). Güzel Sanatlar Akademisi’nde Muhsin Demironat, Rikkat Kunt gibi mühim insanları tanıma fırsatı bulur (01:38:10). Hocalarının yerinin dolmadığı kanaatini taşıyan Seçen, destek olunmadığı için yeni üstatların da yetişmediğini kaydeder. Süleymaniye Kütüphanesi’ne 25 sene sonunda ıstampa alınması buna örnek teşkil etmektedir. O vakte kadar kol kuvvetiyle çalışmak zorunda kalır. Yeniden kütüphanedeki çalışma şartlarının yetersizliğine değinerek tahsisat gelmediği için iş yapamadıkları günleri anlatır (01:40:50). Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki şartlar Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarından sonra düzelmeye başlar. Açılan kurslar ve bölümler sayesinde kaybolmaya yüz tutan ilgi yeniden canlanır. Yerel yönetimlerin teşviki ve maddi desteği, her yaştan ve meslekten insanın klasik sanatlara ilgi duymasına sebep olur (01:44:10). Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi bünyesinde ve Dekan Hüsrev Subaşı’nın teklifiyle açılan ana sanat dalını çok önemli bulmaktadır (01:44:55). Klasik sanatların 15 senelik mazisi olduğunu söyleyen Seçen, o tarihe kadar sanatların sadece adının anıldığını düşünmektedir. Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan 300 bin eserin kaderine terk edilmesi bunun delilidir (01:46:00). Kullanılmayan kitapların daha hızlı ve kolay yıprandığına dikkat çeker. Buna mani olmak için kütüphanelerdeki kitapların hiç olmazsa senede bir kez havalandırılmaları gerekmektedir (01:46:55). Türkiye’de, çalışan insanın sevilmediğini tecrübe eden Seçen, günümüz gençliğinin de çalışmayı sevmediğini vurgular. Tecrübenin insanı olgunlaştırdığını ve güçlendirdiğini ifade eder. Sonraki nesillerin pek çok şeye kendilerinden daha kolay erişmeleri, hayat tecrübesi kazanamamalarına sebep olur. Kızların okula gönderilmelerini ve meslek sahibi olmalarını önemser (01:51:15). Öğrenci sayısı az olan Emin Barın, yalnızca İslam Seçen’i mücellitliğe yönlendirir. Kütüphaneleri ve koleksiyonların durumunu iyi bilen Barın, ihtiyacı öngörerek öğrencilerini ihtisaslaşmaya sevk eder. Yaptığı işten büyük zevk alan Seçen, dünyaya bir daha gelse aç kalma pahasına yine aynı mesleği seçeceğini belirtir (01:52:30). Emin Barın’ın günümüzde yaşayan en yaşlı öğrencisi kaligrafi sanatçısı Ethem Çalışkan'dır. Farklı alanlarda uzmanlaşmaya yönlendirdiği beş öğrenciden diğer üçü; İlhami Turan, Yılmaz Özbek ve Savaş Çevik’tir. Okul haricinde atölyeye de devam ederler. Seçen, Emin Hoca’nın yumuşak karakterinin işlerini sevmelerinde önemli payı olduğunu düşünmektedir (01:53:50). Hocalara talebelerinin kıymet kazandırdığını dile getiren Seçen, öğreticilerin pedagojik formasyon sahibi olmaları gerektiğini savunur (01:56:00). Adını saydığı öğrenciler Emin Barın’ın akademide yetiştirdiği son kişilerdir. Hat ve cilt bölümleri, 1960 yılında kapanır. Barın, grafik bölümünde ders vermeye devam eder. Derslerin devam ettiği dönemde devrin önemli hattatları haftada bir öğrencilerle birlikte meşk etmek için akademiye gitmektedir. Seçen, bu çalışmalara katılan hattatlar arasında Halim Özyazıcı, Hamit Aytaç ve Hasan Çelebi isimlerini sayar (01:57:40). Akademinin, hat ve cilt bölümlerini kapatmasını öğrenci olmamasına bağlar. Cilt bölümü, 1976 yılında yeniden ana sanat dalı olarak açılır. Emin Barın, Muhsin Demironat, Rikkat Kunt ve İslam Seçen göstermelik bir sınava tabi tutulur ve bölüme hoca olarak atanır (01:58:35). Yetiştirdiği çok sayıda öğrencinin profesör olduğunu kaydeden Seçen, yabancı olması sebebiyle akademik unvan alamaz (01:58:50). Hayatındaki en önemli erdemin çalışmak olduğunu ifade eden Seçen, çalışmalarını evinde de sürdürmektedir. Öğrencilerine çalışma disiplini üzerine anlattığı bir hikayeyi paylaşır (02:02:30). Emin Barın’ın vefatına kadar atölyesinde hocasıyla birlikte çalışır. 1987’de 74 yaşında vefat eden Barın’ın ailesiyle halen yakın ilişki içindedir (02:03:35). Matbaaların Surdışı’na taşınmasıyla Barın Han’daki faaliyet de yavaşlar. Dönemin politik simaları da Emin Barın’la temas halindedir. Devlet erkanı, resmi niteliğe sahip beratları Barın’a yazdırır. Hocasından sonra İslam Seçen de diploma, sertifika gibi belgelerin yazımını sürdürür (02:06:55). Kaligrafi sanatını Ethem Çalışkan ve Savaş Çevik devam ettirmektedir. Seçen, Emin Barın’ın Yılmaz Özbek’in yazılarını çok beğendiğini hatırlatır (02:08:15). Akademi’deki tüm hocaların öğrencileriyle yakın bir ilişkisi vardır. Seçen’e göre öğrenciler de ölçülü ve saygılıdır. Kendilerinin takım elbiseyle okula gittiklerini söyleyen Seçen, şimdi öğrencilerin hocalara yol vermediğinden yakınır (02:09:53). Tanıdığı mühim şahıslardan biri de Süleymaniye Kütüphanesi eski müdürü Muammer Ülker’dir. Birikimi ve eserlere hakimiyetiyle tam bir kütüphaneci olarak kabul ettiği Ülker’den övgüyle bahseder. Günümüzde liyakat konusunda sıkıntılar yaşandığını düşünmektedir (02:11:07). Süleymaniye Kütüphanesi’ne seçkin araştırmacılar gidip gelmektedir. Salon küçük olduğu için sınırlı sayıda araştırmacıya hizmet verilebilmektedir. Tüm eserlerin kıymetli olduğunu ifade eden Seçen; hat, tezhip, katı ve minyatür sahasında paha biçilmez bir koleksiyona sahip olduğumuza işaret eder (02:12:40). Geleneğe göre, gözü yorduğu için beyaz kağıda yazı yazılmadığı ve bu sebeple kütüphanedeki eserlerin aharlı kağıtlara yazıldığı bilgisini verir (02:13:15). Süheyl Ünver’in, aher formüllerinin unutulduğundan yakındığına şahit olur (02:13:40). Her malzemenin kağıt üzerindeki etkisi farklı olmaktadır. Mürekkep üretiminde de geleneksel formüller unutulur. Aynı zamanda kimyager de olan Mimar Sinan’ın Süleymaniye’ye is odası yaptığını dile getirir (02:15:30). Klasik sanatlarda kullanılan geleneksel metotlar hakkında bilgiler veren Seçen, atölyede teknolojik imkanlardan da yararlandıklarını dile getirir. Kağıdın ve cildin ömrünü uzatmak için kullanılan çeşitli malzemeler bulunmaktadır. Selülozlu kağıtların asitli oldukları için daha çabuk deforme oldukları yönünde yorumlar olduğunu belirten Seçen, kütüphanelerde yüzlerce yıllık eserlerin bu kanaati çürüttüğünü kaydeder (02:19:40). Seçen, klasik sanatlar için kullanılan bazı aletler ve terimler hakkında da bilgiler verir (02:21:20). Cilt sanatında farklı niteliklerde uygulamalar olduğunu belirtir. Kitaplara, yazıldığı dönemlere ve içeriklerine uygun cilt yapılması ve yazma eserlerle matbu olanların aynı şekilde ciltlenmemesi gerektiğine dikkat çeker (02:26:30). Seçen’e göre yazma eserler bulundukları yerde muhafaza edilmelidir (02:27:22). Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalıştığı yıllarda Hazreti Osman döneminde yazılmış bir Kur’an-ı Kerim’i elden geçirir. Eser, Bursa’dan İstanbul’a kurşungeçirmez bir zırhlı araçla getirilmiştir. Kıymetli eserlerin varlığının insan hayatı kadar değerli olduğunu düşünen Seçen, bu sahada ihmale yer olmadığı kanaatindedir (02:27:55). Yurtdışında gördüğü kütüphanelerle Türkiye’yi mukayese eder ve yurtdışında eserlerin çok iyi muhafaza edildiği kanaatini paylaşır (02:31:20). Ders aldığı hocaları izleyerek yıpranmış eserlerin nasıl kurtarılacağını görür. Kemal Batanay ve Emin Barın ile yaşadığı iki olayı aktarır (02:32:55). Akademiye devam ettiği yıllarda hocalar öğrencileriyle yakından ilgilenmektedir. Muhsin Demironat, Mithat Sertoğlu, Şevket Rado gibi isimlerden sanatı haricinde de çok şey öğrenir (02:34:43). Emin Barın’ın vefatından sonra, 1990’da matbaa Çemberlitaş’taki handan taşınır. O tarihlere kadar Hürriyet, Milliyet, Tercüman gibi gazetelerin matbaaları da Cağaloğlu’ndadır (02:35:25). Seçen, Bizans’tan sonra Osmanlı ve Cumhuriyet’in İstanbul’da denizi doldurarak haritayı değiştirdiğini kaydeder (02:36:22). Galata Köprüsü, ilk yapıldığında bugünkü yerinde değildir. İslam Seçen, köprünün 10 metre kadar kaydırılarak bugünkü yerine getirildiğini belirtir (02:36:45). 1950’lerde İstanbul’un güvenli bir şehir olduğunu söyler. Kadınlar gece rahatlıkla dışarıda olabilirken şimdi kendisi akşam saatlerinde dışarı çıkmaktan korkmaktadır. Şehrin uzunca bir süre ihmal edildiğini söyleyen Seçen, sorumluluğun yerel yönetimlerde olduğunu kaydeder (02:37:20). Tarihi yapıların restorasyonunu çok önemsemektedir. (02:37:35). Zaman içinde şehrin altyapısında da kayda değer gelişmeler olur. Seçen’e göre günümüzde en önemli sorunlardan biri güvenlik açığıdır. Gece bekçiliği kurumunun yeniden ihdas edilmesi gerektiğini savunur (02:39:02). Yeniden altyapı meselesine dönerek ağaçların budanmadığı, çöplerin haftalarca sokaklardan alınmadığı günlerin unutulduğu kanaatindedir. 1960’tan sonra, 1970’li ve 1980’li yıllar boyunca aynı sorunlar yaşanır. Seçen, siyasi istikrarsızlığın refahın önünde engel olduğunu belirtir. Terör sebebiyle vatandaşlar da uzun yıllar boyunca sıkıntılar çeker. Gazete okumak bile terörist gruplar tarafından hedefe konulma sebebi olabilmektedir (02:41:05). 1960 İhtilali yaşandığında okuldadır, o gece eve dönemez. Yassıada Mahkemeleri’ndeki suçlamaların gerçekçi olmadığını ve Hasan Polatkan’ın intiharını da şüpheli bulduğunu belirtir (02:42:35). Demokrat Parti iktidarını başarılı bulan Seçen, darbenin dış etkilerle yapıldığını söyler. 1980 İhtilali’nde de birçok insanın mağdur olduğuna şahitlik eder. O günlerde sokağa çıkmayı ölüme gitmeye benzetir. 1980 İhtilali öncesinde Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalışmaktadır. Birkaç kez polisten kaçan eylemcilerin kütüphaneye saklandıklarını görür (02:46:05). Kütüphane’de tüm çalışanların işlerine özveriyle bağlı olduklarını kaydeder. Maddi imkanları çok kısıtlıdır. Öğle yemeklerini evlerinden sefer tasıyla götürürler (02:47:00). Yaşanan birtakım sıkıntılar sebebiyle Süleymaniye Kütüphanesi yetkililerine kırgınlığını dile getirir. Kitaplarla ilgili bir sorun yaşandığında herkes şüphe altında kalmaktadır. Muammer Ülker’in müdürlüğü döneminde Süleymaniye Kütüphanesi’nden ceylan derisi üzerine yazılmış bir Kur’an-ı Kerim çalınır. Güvenlik görevlisi olmadığı için giren çıkanı kontrol etmek hademenin vazifesidir. Bu açıktan yararlanan kişiler yazma eserin 12 yaprağını çalar. Türkiye’de bulunamayan kayıp sayfaların Londra’da bir müzayedede satıldığını öğrenir (02:50:50). Süleymaniye bölgesi hakkında bilgiler vererek kütüphanenin gecekondularla çevrili olduğunu, kütüphaneye giden yollarda lağım farelerinin dolaştığını ve caminin ve bahçesinin çok bakımsız olduğunu anlatır.Öğe Rengin Yurdakul ile sözlü tarih görüşmesiYurdakul, Rengin; 01.01.1950, İstanbul; T.C.; Kadın; Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı; Bozkurt, Seçil01.01.1950 tarihinde İstanbul’un Fatih ilçesine bağlı Cankurtaran semtinde doğan Rengin Yurdakul’un doğduğu ev o yıllarda Taşkonak olarak bilinmektedir. 3,5-4 yaşlarındayken ailesiyle Fatih ilçesine taşınır. 1970 yılına kadar Hırka-ı Şerif semtinde oturur. Evlerinin konumu, Koyun Baba adıyla bilinen türbenin tam karşısındadır. Yurdakul’un ailesi, 1968 yılından itibaren başlayan öğrenci çatışmalarından sonra ilçeyi terk ederek Kadıköy ilçesine bağlı Bahariye semtine taşınır (02:33). Ailesi Kafkas göçmeni olup geliş tarihlerini kesin olarak bilmediklerini sadece baba tarafının 1860’lı yıllarda göç ederek o yıllarda hala Osmanlı toprağı olan Varna’ya geldiklerini anlatır. Anne tarafı ise 1890’lardan sonra göç eder. Babası Abzeh, annesi Kabartay, anneannesi ise Abaza’dır. Evlerinde Türkçe de dahil olmak üzere dört dil konuşulur. Stalin’in emri ile Rusya sınırlarına yakın bölgelerdeki tüm Çerkezler yeniden göçe zorlanır. İki büyük göç ve travma yaşayan baba tarafı Türkiye’ye geldikten sonra da türlü sıkıntılar yaşar. Üçüncü büyük travma da Kurtuluş Savaşı’nda Çerkez Ethem’in hain ilan edilmesiyle yaşanır. Bu olaydan sonra baba tarafının yaşadığı yerin de içlerinde bulunduğu 40 köyün sürgün edilmesi söz konusu olur. Bu süreçte insanlar satabilecekleri malları satar ve toplanır ancak bazı köylerin sürgününden vazgeçilir. Kendi köyleri de bu köylerden biridir. Büyüklerinden duyduğu bu hikayeyi detaylarıyla anlatır (6:40). Dedesi hafızdır ve 1940’lı yıllarda Alemdağ Camii’ne tayin edilir. Babası da askerliğini yaptıktan sonra İstanbul’a dönerek Ali Sait Öner’in yanında çalışmaya başlar. İstanbul ve Anadolu’daki telefon hatlarının çekilmesi ve resmi kurumların santrallerinin kurulması gibi işler yapar (9:00). Anne tarafı ise Türkiye’ye geldikten sonra Bandırma’nın bir köyüne yerleşir. Annesi, İstanbul’daki akrabalarını ziyaret ettiği vakitlerden birinde babasıyla tanışır. Evlendikten sonra da Cankurtaran’da yaşarlar (09:45). Çerkezlerin birbirlerini tanıdıklarını ve sürekli iletişim halinde olup ev sohbetlerinde toplandıklarını anlatır. Göçlerle birlikte hem Çerkezler hem de göç edilen bölgelerdeki yerli ahali çeşitli zorluklar yaşar. Sosyal yaşamdaki farklılıklar insanlar arası ilişkileri de etkiler. Bu zorluklardan dolayı Çerkezler, geldikleri yerde daha kendi içlerinde yaşamaya başlar. Bir dönem mecbur tutulan Türkçe konuşma zorunluluğuna değinir. 1951 yılından itibaren dernekleşme faaliyetlerine başlanır ancak yine yasaklar ve zorunluluklar dolayısıyla derneğe Çerkez ya da Kafkas isimleri verilemez. İstanbul’daki ilk Çerkez derneği de Dost Eli Yardımlaşma Derneği adıyla kurulur ve daha sonra Türk Kuzey Kafkas Kültür ve Yardımlaşma Derneği olarak değiştirilir. Vakıf faaliyetlerine de dernekler türlü türlü bahanelerle kapatılabildiği için başlanır. 1978 yılında kurulan vakıf İstanbul’da kurulan ilk Çerkez vakfıdır. Kurucu üyeleri arasında Şeyh Şamil’in torunu da bulunmaktadır (17:35). 1971 senesinde Türk Kuzey Kafkas Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin gençlik kolunda görev alır ancak evlenip çocuk sahibi olduktan sonra ara vermek zorunda kalır. 1993 yılında eşinden ayrıldıktan sonra iş aramaya başlar. Zaten uzunca bir süredir ve gönüllü olarak çalıştığı vakfa resmen giriş yapar. Vakfın misyonlarının başında gelen şeylerden ilki, gençlere Çerkez kültürünü tanıtmak ikincisi ise eğitimleri hususunda destek olmaktır. Öğrencilere yapılan yardımlara ve yardımların şartlarına değinir. Çerkez kültürünü anlatan, eğitici bazı tez ve yazılar, dernek bünyesinde kitaplaştırılır. Vakıf faaliyetlerinin sadece gençlere yönelik olmadığını ve kadınları da kapsadığını ifade eder. El işi, müzik ve folklor üzerine kurslar da düzenlenir (22Öğe Mustafa Faruk Özbakan ile sözlü tarih görüşmesi 3. bölümÖzbakan, Mustafa Faruk; 23.01.1948, İstanbul; T.C.; Erkek; Emekli Coğrafya Öğretmeni; Adlı, AyşeMustafa Faruk Özbakan, Samatya’nın zaman içinde gösterdiği değişiklikten söz eder. Semtin sahilindeki yalılar, Bedrettin Dalan döneminde sahilleri halka açmak gayesiyle yıkılır. 1940’larda demiryolu ile deniz arasındaki kısım imara kapalı, yeşil alan hükmündedir. Belediyeler mevcut yapıların yıkılıp yeniden inşasına izin vermemektedir. Bu hukuki kısıtlama sebebiyle Narlıkapı civarındaki eski evlerin yerine yenilerinin yapılması mümkün olmaz. Bu sebeple muhit yakın zamanlarda, birkaç istisna dışında, bölge sakinleri tarafından terk edilmiştir. Kiraların düşmesi sebebiyle Samatya düşük gelirli kesime ev sahipliği yapmaya başlar (06:35). Semtin tren yolunun üst kısmında kalan yerleri de zaman içinde değişiklik geçirir. Geniş boş arsaların bulunduğu alanlara dar sokaklı, yüksek binalı yeni yerleşim yerleri açılır. Bu yeni alanlara da yine düşük gelirli insanlar yerleşir. 1940’larda ekonomik karşılığı Arnavutköy’le aynı seviyede olan Samatya, bu sebeplerle zaman içinde ciddi bir gerileme yaşar (07:40). Pazar içi ve Çarşı Meydanı’nda, Kumkapı’ya alternatif teşkil edecek içkili mekanlar açılır. Özbakan, Samatya’yı İkinci Bahar dizisinin meşhur ettiğini kaydeder (09:00). Özbakan’ın anne ve babası vefatlarına kadar Samatya’da yaşar (09:05). Babasının milliyetçi ve muhafazakar bir kimliğe sahip olduğuna işaret eden Özbakan, babası Fikri Bey’in Edirnekapı Şehitliği’nde mezar yeri almasının sebeplerini anlatır (12:20). Boğaz Köprüsü’nün ve bağlantı yollarının inşası, boğazın iki yakasında bir takım değişikliklere sebep olur. Özbakan’ın ilk hatırladığı, çocukluğunda gittiği Küçüksu Çayırı’nın ortadan kalkışıdır (13:20). Köprünün açılması İstanbul’u hareketlendirir. Ulaşım için denizyolu dışında seçeneği olmayan İstanbullular, köprü sayesinde hızlı seyahat imkanı elde eder. Vapur trafiği ve bozuk yollar sebebiyle önceleri 4-5 saat süren Levent-Şile yolculukları, köprünün ve yeni yolların ardından bir saate düşer (14:45). Şehir hayatını uzun yıllar zora sokan hava kirliliği, susuzluk gibi sorunların da İstanbul’un kontrolsüz büyümesinden kaynaklandığını düşünmektedir (15:40). Kanalizasyonların denize akıtılması denizin kirlenmesinin öncelikli sebebidir. Suyun kirlenmesi, deniz canlılarının tükenmesiyle sonuçlanır. Haliç’teki kirliliğin nedeni de Sütlüce kıyılarındaki mezbahalardır. Atıklarını denize veren işletmeler sebebiyle Haliç, uzun yıllar kırmızı renklidir. Kağıthane ve Alibeyköy dereleri üzerine kurulan sanayi tesisleri Haliç’teki su sirkülasyonunu ortadan kaldırır. Bedrettin Dalan’ın belediye başkanlığı döneminde temizlenene kadar Haliç, kötü kokusuyla bilinen bir yerdir. Çocukluğunun bir kısmı Haliç kıyılarında geçen Özbakan, kirliliğin 1970’lerden sonra ortaya çıktığını belirtir (19:10). Yenikapı ve Baltalimanı da yine Bedrettin Dalan döneminde temizlenir (20:32). Özbakan, coğrafyacı kimliği ile hava kirliliği ve hava durumunda yaşanan değişikliğe dair de detaylı bilgiler aktarır. Şehir nüfusunun en hızlı arttığı 1970 ve 1980’li yıllarda kömür tüketiminden kaynaklanan ciddi bir hava kirliliği yaşanır. Şehir nüfusunun az olduğu dönemlerde ısı seviyesi yüksek, kirlilik oranı düşük kok kömürü kullanılmaktadır. Zaman içinde kok kömürü yetersiz kaldığı için linyit kömürüne geçilir. Kirlilik de o yıllarda başlar. Bu sorun, doğalgaz kullanımına geçişle ortadan kalkar (23:13). Özbakan, kömür tüketimi tamamen ortadan kalkmadığı için kış mevsiminde belli bölgelerde hava kirliliğinin devam ettiğini kaydeder (24:00). Taşradan gelen insanlar, şehri kullanmayı bilmemektedir. Kırsal yaşantıyı İstanbul’a taşıyan insanlar sebebiyle karasal bir kirlilik de yaşanır. Özbakan, Büyükşehir Belediyesi’nin çalışmalarını yetersiz bulduğunu kaydeder. Anadolu’nun İstanbul’a giriş kapıları olan otogarların temiz olmamasını da şehre yeni gelen insanların bundan sonraki tutumları üzerinde etkili olduğunu düşünmektedir (28:00). Zaman içinde sağlık hizmetlerinde de nitelik ve nicelik farkı oluşur. Cerrahpaşa Hastanesi, Özbakan’ın çocukluğunda 3 binada hizmet vermektedir. Samatya Sigorta Hastanesi’nin yerinde İsmail Dümbüllü’nün evi vardır. Çapa Hastanesi Vakıf Guraba’ya bağlıdır. Orası da birkaç tarihi binadan ibaret bir komplekstir. Şehrin diğer hastaneleri Şişli Etfal, Haydarpaşa Numune, Yedikule Ermeni ve Balıklı Rum hastaneleridir (32:00). 1950’lerde düşük ücretler karşılığında evlere muayeneye giden mahalle hekimleri vardır (32:50). Verem hastalığı yaygın olduğu için Verem Savaş dispanserlerinde koruyucu sağlık hizmetleri verilmektedir. Eczacılar, reçeteye yazılan ilaçların bir kısmını kendileri hazırlamaktadır (35:20) Özbakan, sağlık hizmetleri henüz yeterince yaygınlaşmadığı için hastanelerde uzun kuyruklar olduğunu hatırlar (35:50). İdarecilik yaptığı dönemde, göçle İstanbul’a gelen insanların ilk hedeflerinin sigortalı bir iş olduğunu gözlemler. Bir kişinin sağlık güvencesinden onlarca kişi yararlanmaktadır (38:30). Özbakan, güncel sağlık hizmetleri konusundaki eleştirilerini de dile getirir. Sosyal hizmetlerin toplum yerleşik düzene geçtiğinde normalleşeceğini düşünmektedir (41:10). Meslek hayatı boyunca özel eğitim kurumlarında yöneticilik yapar. 40 yılda elde ettiği tecrübeyle Türkiye’de özel eğitimciliğe yönelik değerlendirmelerini aktarır. 1960’lı yıllarda, ortaokul öğrencisi iken Bakırköy’de Özel Çavuşoğlu Koleji’nin varlığından haberdardır. 1950’li yıllarda Beyazıt’ta özel eğitim veren İstiklal isimli bir okul olduğunu da duyar. İstanbul’da az sayıdaki özel okul arasında Arnavutköy Koleji’ni de sayar (45:25). 1972-2005 tarihleri arasında özel okullarda yöneticidir. İlk özel okulları genellikle emekli öğretmenler kurar. Özel okullaşmayı doğuran şartlardan söz eder (49:40). Bu kurumlar, öncelikle yoğun ve zor eğitim sisteminin dışında kalan öğrencilere hitap eder (51:20). Sınıfların kalabalıklaşması ve eğitim kalitesinin düşmesiyle bu kez özel okullar kaliteli hizmet arayışındaki kitleye hizmet sunmaya başlar. Zaman içinde öğretmenlerin öğrenci üzerindeki otoritesi zayıflar (54:05). Turgut Özal dönemindeki liberalleşme ve dışa açılma özel okul sistemini de etkiler. 1983’te Özel Okullar Kanunu’nda değişiklik yapılır ve sistem teşvik edilir. O zamana kadar birkaç vakıf ve emekli öğretmenin kurduğu okullara yenileri eklenir (56:30). Özbakan, bu atılımla birlikte özel okullaşma mantığında da ticarileşmeye yönelik bir değişiklik olduğunu gözlemler. Özel okullar aracılığıyla yabancı dilde eğitim konusunda da ciddi bir ilerleme sağlanır (58:20). Yeni dönem özel okulların yabancı kolejleri model aldığını belirtir. Türkiye’de Amerikan sistemi benimsenir (01:00:00). Türkiye, uluslararası yabancı dil öğretmenleri için pazar haline gelir. Ancak Özbakan’a göre Türkiye, nitelikli öğretmenleri ekonomik nedenlerle alana taşıyamaz (01:03:00). Avni Akyol’un Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde ders geçme kredi sisteminin kabul edilmesi için gayret sarf eder. Bu sistemin öğrenci merkezli olduğunu kaydeden Özbakan, Türkiye’de doğru işletilemediğinden yakınır (01:07:05). Hükümetlerin kalıcı bir eğitim sistemi inşa edememesini de sorun olarak değerlendirmektedir (01:12:05). Özel okullardaki öğrenci profilini, toplumun geçirdiği sosyokültürel değişim açısından da ele alır. 1980 öncesinde çalıştığı okulun ücreti 2250 liradır. Özbakan o tarihlerde 1550 lira maaş almaktadır. Ortalama bir vatandaşın iki aylık maaşıyla çocuğunu özel okula göndermesi mümkündür. Günümüzde okulların yıllık ücreti 25-30 bin lira civarına yükselir. 3 bin lira maaş alan aile reisi, çocuğunu özel okula göndermek için 10 aylık ücretini vermek durumundadır. Özbakan, bu tablodan hareketle artık sadece ticaretle uğraşan kişilerin özel okul hizmeti alabildikleri çıkarımını yapar (01:17:05). Rehberlik sistemi, sermaye el değiştirdikten sonra uygulanmaya konur. Eskiden dayak yiyen çocuklar bile sorun yaşamazken şimdi yan gözle bakmak psikolojik destek gerektirmektedir. Özbakan, bu değişimi fark ettikten sonra emekli olur (01:18:10). 1975 ve 1986 doğumlu iki çocuğu olan Özbakan, aynı ailede yetişen gençlerin bile bu nesil farkından etkilendiğini kaydeder. Aynı fark, eğitim sisteminde genç öğretmenler ve öğrenciler üzerinden takip edilebilmektedir (01:21:56). Okulların hitap ettiği kitle de kendi içinde farklılaşmaktadır. Görev yaptığı okullardan hareketle sosyokültürel bir analiz ortaya koyar. İstanbul’da sur içi, Beyoğlu ve çevresi ve Anadolu yakasında farklı toplumsal tablolar olduğunu belirten Özbakan’a göre bu çeşitlilik aynı bölgelerin okullarına da yansır. Farkı görmek için bu 3 bölgeye giden toplu taşıma araçlarına binmenin yeterli olduğunu düşünmektedir (01:25:17). 1950’li yıllardan beri resmi bayram kutlamalarına katılmaktadır. Kutlamaların, İnönü Stadyumu'ndaki davetiyeli törenlerden okulların spor salonlarına inmesini eleştirir. 1970’li yıllarda resmi törenlerin önemi azalmaya başlar. Okullar kendi programlarını düzenlemek konusunda serbest bırakılır. 27 Mayıs ve 12 Eylül askeri müdahalelerinden sonra törenlerin asker ağırlıklı yapılmaya başlandığına dikkat çeker. 1990’lı yıllarda resmi törenler eski önemini kaybeder. Halk kutlamalara rağbet etmez. İstanbul’un işgalden kurtuluşunun daha ciddi organizasyonlarla kutlanması gerektiğini savunur (01:37:50). Eşi de öğretmen olan Özbakan, iki maaşın İstanbul şartlarında kendilerine ortalama bir standart sağladığını kaydeder. Birikim yapabilmek için okul harici saatlerde çalışmaları gerekir (01:41:40). 1950’nin ortalarından itibaren futbol maçlarını sahalarda izler. Özbakan, maç saatini beklerken gittikleri Dolmabahçe Camii’nde Deniz Müzesi’ndeki objelerin sergilendiğine şahit olur (01:43:45). İnönü Stadyumu 1950’lerde 3 tribünlü bir sahadır. Tribünlerde rakip takımların taraftarları yan yana oturmaktadır. Toplumsal yapıyla birlikte futbol kültürü de değişiklik gösterir. Zamanla tribünlere polis girer. Takımların saha içindeki yerleri ayrılır. Maç sonrası kavgalar yaşanmaya başlar (01:49:50). Özbakan, eşi Verda Hanım’la 1972’de ilk çalıştığı okulda tanışır. Eşi de öğretmendir. Verda Hanım, devlet okuluna tayin olduktan sonra yarım gün çalışmaya başlar. Geri kalan zamanda özel ders vermekte ve çocuklarla ilgilenmektedir. Tanışmalarına okul müdürü vesile olur. 1973’te nişanlanır, bir sene sonra da evlenirler. 1975 ve 1986’da çocukları dünyaya gelir (01:53:25). Ailelerinden uzakta yaşayan arkadaşlarının çocuklarını büyütürken zorlandıklarını gözlemledikleri için kayınvalidesine yakın bir evde oturmayı tercih ederler (01:55:10) 1995’te resmen emekli olan Özbakan, 2005 yılına kadar çalışmaya devam eder (01:55:25). 2000 yılında evlenen kızları 3 çocuk annesidir (01:55:50). 2005’te, yıllarca çalıştıkları için aşina oldukları Levent’e taşınırlar (01:56:30). Özbakan, yurtdışında tanıştığı kız arkadaşıyla evlenen oğullarının ananelere uygun olarak büyüklerin onayı dahilinde hareket ettiğini özellikle ifade eder (01:57:55). Kızına Ayşe İdil ismini veren Özbakan, oğlu için erkek kardeşi olmayan eşinin kızlık soyadı olan Çağdaş’ı tercih eder. Böylelikle kayınpederinin soyadının bir nesil daha devam etmesini sağladığını söyler. (01:59:15). Samatya’da doğup büyüyen Özbakan, Levent’te çalışmaya başladığında yine orada ikamet etmektedir. İş yerine yakın olduğu için evlendikten sonra Şişli’de ev tuttuğunu kaydeder. Ayrıca iki semtin de çok kültürlülük itibarıyla benzer bir sosyolojik yapıya sahip olduğunu düşünmektedir. En bariz fark, toplu taşıma imkanlarının fazlalığı sebebiyle Şişli’de şehirle irtibatın daha rahat olmasıdır. Semt değiştirmesinin sınıf atlamak ya da ekonomik durumunun gelişmesiyle ilgisi olmadığını özellikle belirtir (02:01:56). Kendinden önceki ve sonraki nesil arasında mukayese yapan Özbakan, aradaki değişimi bir örnekle açıklar. Çocukluğunda yemekte tavuk varsa butlar aile büyüklerine servis edilmektedir. Ancak kendisi evlenip çocuk sahibi olduklarında durum tersine döner. Bu kez tavuğun budu çocukların tabağındadır. Ataerkil ailelerden çocukerkil ailelere geçilmiştir (02:05:35). Kendi çocukluğunda okulda öğretmeninden azar işiten çocuk, evde ailesi tarafından da aynı konuyla ilgili azarlanmaktadır. Günümüzde çocukların samimiyetle laubalilik arasındaki çizgiyi geçtiklerini düşünür. Öğretmenlerin bu ilişkiye müdahalesi ise ailelerden tepki çekmektedir (02:07:30). Aradaki geçiş neslinin hep verici olduğu kanaatindedir. Büyüklerinden hep almayı öğrenen yeni neslin kendi çocuklarıyla nasıl bir ilişki kuracağının zamanla görüleceği fikrindedir (02:09:47). Özbakan, Turgut Özal’la birlikte dışa açılmanın yaşandığı 1980’li yıllara kadar iç piyasadaki ürün çeşitliğini tekrar hatırlatır. 1980’li yılların başına kadar bir kişinin üzerinde paketi açılmamış yabancı marka sigara bulundurması yasaktır. Belli bir miktarın üstünde döviz bulundurmak da suç kapsamındadır. Şimdi çocukların oyuncak olarak kullandığı telsizlerin kullanılmasına izin verilmemektedir. 1980 öncesi nesil yokluklar ve yasaklarla şekillenir. Bulunanla yetinmek zorunda kalınmıştır. Bugün her şeyin tüketicinin önünde sınırsızca sergilenmesi aşırı tüketime sebep olmuştur. Özbakan, bu durumun iyi mi yoksa kötü mü olduğu konusunda kararsızdır (02:14:30). Ancak tüketim kültürünün toplumu yozlaştırdığı ve değer yargılarını zayıflattığı kanaatindedir (02:19:20). Özbakan kendisini topluma sağladığı katkı oranında değerli ve mutlu hissettiğini belirtir (02:22:05). Emeklilik dönemini hobilerine ayırmıştır. Çalıştığı dönemlerde yoğun stresten dolayı uyku problemleri yaşar. Ancak emeklilik günlerinde böyle bir sıkıntısı olmadığını ifade eder (02:24:30). Özbakan, Türkiye’de aynı görüntünün bulunduğu birden fazla kartpostalı üst üste yapıştırarak tablo yapımını başlatan kişidir. 1998 yılında eşinin Londra’dan getirdiği bir tabloyu taklit eder. Görenlerin ilgilenmesiyle bu teknik, ülke genelindeki sanat kurslarında öğretilmeye başlanır (02:27:58). Emekli olduktan sonra 1941 yılında kurulmuş olan Türk Coğrafya Kurumu’nda çalışmaya başlar. 2011’de derneğin 70. kuruluş yılı anısına bir tarihçe kitabı hazırlar (02:30:40). Özbakan, emeklilik günlerinin verimli geçirilmesi için çeşitli ilgi alanlarına sahip olmak gerektiğini vurgular (02:32:25). Değişime adapte olduğu için geride bıraktığı hayatın herhangi bir dönemini özlemediğini belirtir (02:35:30). İdarecilik yıllarında öğrencilerinin başarısını yükseltmek maksadıyla çeşitli yöntemler dener. Bu uygulamalarından örnekler veren Özbakan, öğrencilerini kabiliyetlerine göre yönlendirdiklerini anlatır (02:36:40). Yaş ve tecrübenin başarıyı getirdiğini gözlemler (02:39:03). Hayatına yön veren çeşitli isimler olur. Meslek seçimini, lisedeki coğrafya hocasına duyduğu sevgi sayesinde yapar. Meslek hayatında birlikte çalıştığı istişare kabiliyeti yüksek bir müdürü örnek alır (02:40:40). İş hayatı boyunca meslektaşı da olan eşiyle meslek sorunlarını konuşmaz. Eşinden aldığı desteğin kariyerinde önemli olduğunu düşünmektedir (02:41:50). Özbakan son olarak, Sözlü Tarih projesine katılma gerekçesini dile getirir (02:43:10).Öğe Orhan Ege ile sözlü tarih görüşmesiEge, Orhan; 1935, Bursa; T.C.; Erkek; Gök, Sibel1935 yılında doğan Orhan Ege, evlerini anlatarak başladığı görüşmeye annesinden ve babasından bahsederek devam eder. Aynı zamanda mahalledeki çeşitli dükkanların sahibi olan komşuları ve onların meslekleri hakkında da bilgi verir. Babasının otobüsüyle Hıdırellez zamanı mahallece gittikleri piknikleri anlatır. Son olarak çocukluğundaki ramazanlardan ve bayramlardan bahseder.Öğe Ersan Şekercioğlu ile sözlü tarih görüşmesiŞekercioğlu, Ersan; 1938, Bursa; T.C.; Erkek; Gök, Sibel1938 yılında doğan Ersan Şekercioğlu kırtasiye dükkanının sahibidir. Oturdukları evden bahseden Şekercioğlu, o dönemde mahallede 6-7 taksi olduğunu söyler. Mahalledeki sütçü ve yoğurtçular hakkında bilgi verir. Sonrasında muhitlerinde bulunan sinemalar, lokantalar ve pastanelerin isimlerini sayar.Öğe Rüştü Barışıcı ile sözlü tarih görüşmesiBarışıcı, Rüştü; 1938, Bursa; T.C.; Erkek; Akdoğan, Seyit1938’de Alipaşa Mahallesi’nde doğan Rüştü Barışıcı, Ticaret Lisesi'ni bitirir. Görüşmenin başında mahalledeki yatırlardan bahseder. Kız isteme merasimleri ve kına geceleri hakkında bilgiler verir. Çocukların doğumu ve sünneti sırasındaki merasimleri anlatır. Mahalledeki yardımlaşma kültüründen ve cenaze merasimlerinden de bahseder. Hıdırellezde, hacca ve askere uğurlama sırasında yapılanlarla ilgili de bilgiler verir. Mahalleye ilk radyonun ve arabanın gelişi gibi önemli hadiseleri, ramazan ve kurban bayramlarını anlattıktan sonra kendi ailesinin tarihine özel bir yer vererek onlardan bahseder.Öğe Halil Bingöl ile sözlü tarih görüşmesiBingöl, Halil; 1947, İstanbul: T.C.; Erkek, Sahaf; Tatlısu, Muhammed1947 yılında Eyüp'te doğan Halil Bingöl, sahaflığa Eyüp'te Şafak Sineması'nın önünde Tommiks ve Teksas satarak başlar. Sonraki yıllarda Beyazıt Meydanı'na tezgah açar. Bu arada İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Maliye Muhasebe bölümünü bitirir. 15 yıl Mali Müşavirlik yapar. 1980'de Hasan Harman ile birlikte Beyazıt Sahaflar Çarşısı'nda çalışmaya başlar. Muzaffer Ozak zamanında çarşının işleyişinden bahseder. 1994'te Beyazıt'tan ayrılır ve Aslıhan Çarşısı'na gelir. Beyazıt Sahaflar Çarşısı'nın esnafından İbrahim Manav ve Turan Türkmenoğlu'ndan, Sinan Gözen'den ve Karadeniz Kitabevi'nden bahseder. Arslan Kaynardağ'ın cenaze merasimini kısaca anlatır. Kaçak kitap basımı ve korsan kitaplarla ilgili bildiklerini aktarır. Ucuz kitap basımının ve alımının sebepleri üzerinde kısaca durur. Taksim Atatürk Kitaplığı'nın okuyuculara iyi hizmet verdiğini söyler. Çarşı esnafı ve üniversite hocalarının birbirleriyle ilişkisine kısaca değinir. Sahafiye kitap ifadesin açıklar. Sahafların kitapları temin şekillerini anlatır. Sahaf ifadesinin kendisine göre tanımlar. Arslan Kaynardağ'ın kitap satış şeklini anlatır. Çarşıya gelen meşhur simaların isimlerini verir. Turan Türkmenoğlu ve kitabı hakkındaki görüşlerini aktarır. Beyazıt Sahaflar Çarşısı ve Aslıhan'daki iftar geleneğini anlatır. Kendi oğlunu da sahaf olarak yetiştirir. İstanbul'daki sahaf festivalleri hakkında bilgi verir. Ali Ertem'in dükkanından da bahseder. Enderun Kitabevi hakkında da kısaca bilgi verir. Sahaflığın geçirdiği dönüşüm ve Nadir Kitap ile ilgili değerlendirmelerde bulunur.Öğe Mustafa Türkmenoğlu ile sözlü tarih görüşmesiTürkmenoğlu, Mustafa; 1961, İstanbul; T.C.; Erkek; Sahaf; Tatlısu, Muhammed1961'de doğan Türkmenoğlu, görüşmenin başında çarşı esnafının İstanbul Üniversitesi'yle iyi bir ilişki içerisinde olduğunu, hocaların kitaplarını bastıkları söyler. Ona göre İbrahim Müteferrika büstünün açılması önemli bir olaydır. 1980 öncesi daha çok felsefi ve ideolojik kitapların satıldığını şimdi ise daha çok popüler kültürün hakim olduğu kitapların daha çok tanındığını ve satıldığını ekler. Turan Türkmenoğlu'nun "Anı Defteri"nden bahseder. Çarşının yanındaki işportacı esnafı hakkında kısa bilgi verir. Küllük Kahvesi'nin şimdi olmasının bir şey ifade etmeyeceği görüşündedir. Zira Küllük'e gelecek adam kalmamıştır. Çarşıya gelen meşhur bazı isimlerden bahseder. Kendisini tanımlarken dede mesleği olarak sahafız ama şu an kitap satıcısıyız ifadelerini kullanır. Yasaklı kitapların çarşıdaki satışı ile ilgili bilgiler verir. Çarşı Derneği ile ilgili eleştiride bulunur. Kitap temin şekillerinden kısaca bahseder. Dükkan kiralarının sahaflık mesleğini dönüştürdüğü görüşündedir.Sahaflar çarşısının esnafı hakkında bazı değerlendirmelerde bulunur. Sahaf dükkanlarında kültürel sohbet ortamının kalmadığını ifade eder. Tarih Boyunca Sahaflık ve İstanbul Sahaflar Çarşısı kitabı ile ilgili değerlendirmelerde bulunur. Dijital Sahaflık olarak isimlendirdiği yeni dönemden bahseder. Türkmenoğlu, çarşıda usta çırak ilişkisinin devam ettiği görüşündedir. Görüşmenin sonunda 20. asırdaki yangının çıkış hikayesini anlatır.Öğe Fuat Sulay ile sözlü tarih görüşmesiSulay, Fuat; T.C.; Erkek; Kitap Satıcısı; Tatlısu, MuhammedEyüp'te doğan Fuat Sulay, 25 yıldır Beyazıt ve Cağaloğlu taraflarındadır. Dükkanı Belediye'ye aittir. Okur yazar oranlarından ve internetle yaşanan değişimden bahseder. Son dönemlerde yazar, düşünür ve üniversite hocalarının gelmediğini söyler. 1999 depreminde dükkanına herhangi bir şey olmaz. Sahaflarla ilgili eskiden olan ve fakat şimdi artık kalmayan bazı hususiyetlerden bahseder. Sulay, Çarşı Derneği'nin düzeni sağladığını söyler. En büyük problemlerinin müşterisizlik olduğunu da ekler. Ona göre usta çırak ilişkisi kalmadığı gibi "imşamı istiyorum" geleneği de artık yoktur.Öğe Adil Sarmusak ile sözlü tarih görüşmesiSarmusak, Adil; 1939, Trabzon; T.C.; Erkek; Sahaf; Tatlısu, Muhammed27 Aralık 1939'da doğan Adil Sarumsak, Sahaflar Çarşısı'na ilk olarak 1955'de talebeyken gelir. O yıldan itibaren müşteri olarak devamlı çarşıya gider gelir. 1980'de buradan bir dükkan alır. 1992 yılında daha üye bile değilken Sahaflar Çarşısı Derneği'ne başkan olarak seçilir. Sarumsak, sahafın esasen ne demek olduğunu açıklar. Sahaflığın ve Sahaflar Çarşısı'nın tarihinden bahseder, Hakkaklar hakkında bilgi verir. 1950'deki Sahaflar Çarşısı yangının tarihinden, çıkış sebebinden bahseder ve yangınla yok olan dükkanları anlatır. Yangın sonrası çarşı İstanbul Valisi ve Belediye Reisi Fahrettin Kerim Gökay'ın yardımıyla yeniden yapılır. Belediye dükkanları cüzi olarak esnafa kiralar. Bedrettin Dalan döneminde bu kira artırılınca problem çıkar. Bir süre sonra Sarumsak'ın da çabalarıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü ile anlaşma sağlanır. Sarumsak, eski üniversite hocaları ve şimdiki hocalar arasındaki farklardan bahseder. Sahhaf şeyhlerinin özellikleri anlatır, eski hattatlar hakkında bilgiler verir. Kitapların sahaflara, sahaflardan da okuyucuya ulaştırma sürecini anlatır. Çarşıya hurdacılar da kitap getirir. Sarumsak, çarşının tamiri için birtakım faaliyetlerde bulunur, Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle çarşı yenilenecek iken, belediye araya girer ve proje yarım kalır. Küllük denen yerden bahseder. Sarumsak, Muzaffer Ozak'ın Arapça kitap sattığı için hapis yattığını söyler ve sosyalist kitapların hiç çarşıya girmediğini ekler. Çarşının delisi, velisi ve kedileri meşhurdur. Sarumsak, Çarşı Derneğinin bastırdığı kitapla ilgili görüşlerini söyler. Üniversite kampüsü dağıldıktan sonra sahaflarda iş düşer, Bilgisayar ve internet de kitaba darbe vurur. Sarumsak, çarşının sahafları İsmail Akçay, İbrahim Manav ve Halil Bingöl'den bahseder. Usta-çırak ilişkisinin bitmediği görüşünü dile getirir. Kırımlı Hasan Efendi'nin mezar taşı yüzünden mahkemelik olmasını detaylarıyla anlatır.Öğe Faik Gökay Erbasın ile sözlü tarih görüşmesiErbasın, Faik Gökay; Bursa; T.C.; Erkek; Türkmen, EsraHocaalizade Mahallesi’nde doğan Faik Gökay Erbasın, dede mesleği olan matbaacılıkla uğraşmaktadır. Aynı zamanda mahallenin muhtarlığını yapmaktadır. Mahallenin isminin nereden geldiğinden bahsettikten sonra eski halinin nasıl olduğu hakkında da bilgiler verir. Mahalledeki dükkanlar ve sahiplerini anlatır. Mahalleye ilk otomobilin ve telefonun gelişinden de bahseder. Bayramların mahallede nasıl geçtiğini kısaca anlatır o dönemdeki batıl inançlardan da kısaca bahseder. Son olarak oyuncu Erdal Özyağcılar’ın da bu mahalleden olduğunu ekler.Öğe Ziya Uygur ile sözlü tarih görüşmesiUygur, Ziya; 1950, Bursa; T.C.; Erkek; Mutlu, Yeliz1950'de doğan Zeki Uygur, 60 yıldır Yeşil Mahallesi'nde yaşamaktadır. İlkokulu Namık Kemal’de ortaokulu Çelebi Mehmet Ortaokulu’nda okur. Liseyi Tophane Meslek Lisesi’nde bitirir. Rektefiyecilik yapar, havalandırma üzerine çalışır, sanat okulunda teknisyenlik yapar, vardiya amirliği yaptıktan ve makine bakımında çalıştıktan sonra kardeşiyle birlikte halı ve mobilya işinde çalışır, bir süre sonra dükkanı kahveciye çevirir, 2009’da çalışmayı bırakır. Yeşil Mahallesi’nin 1970 öncesi ve sonrası durumundan bahseder. Cem Karaca’nın annesi Toto ve babası Muammer Karaca’nın da kendi mahallerinde oturduğunu söyler. Devletin en üst kademesinde görev alanların oturmak için bu mahalleyi tercih ettiklerini de ekler. Mahalleye elektrik ve suyun gelişi ile radyo ve televizyon gibi iletişim araçlarının girişi hakkında bilgi verir. Mahallenin ebesi, dişçisi, kırıkçısından bahseder. Bayramların mahallede nasıl geçtiğini anlatır ve eski adetlerinin kalmadığını da ekler. Son olarak babaannesinden dinlediği Yunan işgalinden bahseder.Öğe Vasfiye Özkoçak ile sözlü tarih görüşmesiÖzkoçak, Vasfiye; 1923, Tokat; T.C.; Kadın; Gazeteci; Arcan, H. Esra1923 yılında doğan Vasfiye Özkoçak’ın babası Bayburtlu annesi Sivaslıdır. Her ikisi de Orta Asya’dan Türkiye gelmiş ailelerdir. Dışarıdan gelmelerine rağmen kendilerini Türkiyeli olarak görmektedirler. Annesi Sivas’ta koleje giden iki Türk kızından biridir, babası askerdir. Kurtuluş Savaşı döneminde Çanakkale'de yaşarlar. Babası emekli olduktan sonra İstanbul’a gelirler. Liseyi İstanbul’da İnönü Kız Lisesi’nde okuyan Özkoçak, üniversitede Edebiyat Faküktesi’ne girer. 1950’de Coğrafya bölümünü bitirir, birkaç yıl hocalık yapar. Öğretmen olarak atanamayınca gazetecilik okumak ister. Küçüklüğünden beri babasına gazete okur, anneleri onları gazeteye saygılı yetiştirir. Gazetecilik Enstitüsü’nden 1952’de mezun olan Özkoçak, gazeteci hocaların enstitüde çok ilgi görmesinden bahseder. Gazeteciliğe istihbarat biriminde başlar. 1950’li, 1960’lı yıllarda kadın gazeteci sayısı oldukça azdır. Uzun süre erkek gazeteciler tarafından zor durumlarda bırakıldığını söyler, hiçbiriyle işbirliği yapamaz. Çeşitli yerlerde muhabirlik yapan Özkoçak, maarif, adliye, polis, parti, esnaf ve işçi muhabirliği yapar. Gazetecilikte gerçek manada mesleki dayanışmanın geç geliştiğini düşünen Özkoçak, erkeklerin alamadığı dosyaları almaya, bir süre sonra onlar tarafından kollanmaya ve sevilmeye başlar. Zamanla onların Vasfiye ablası olur. 1961 anayasasıyla birlikte gazetecilikte sendikalaşma başlar. Sendika idare heyetine de giren Özkoçak, idare heyeti başkanlığına kadar yükselir. Darbe dönemlerinde basının asker tarafından büyük baskı gördüğünü görüşündedir. Ailesinde askerler bulunsa da hiçbir zaman darbecilerden olmadığını söyleyen Özkoçak, bu zamanlarda doğru haber yapma açısından gazeteciliğin çok zor olduğunu düşünür. Kadın olduğu için zaman zaman erkeklerin giremediği yerlere girip haber çıkarır. Arkadaşlık ilişkilerinin haber bulma açısından faydalı olduğunu söyleyen Özkoçak, gazeteciliğe başladığında teknik imkan olarak ellerinde sadece kalem ve kağıt olduğunu söyler. 1993’te gazeteden emekli olur. Gazeteci olmayan gazete sahibiyle iletişim kurmanın zorluğundan da yakınır.Öğe Bedii Faik Akın ile sözlü tarih görüşmesiAkın, Bedii Faik; 1921; T.C.; Erkek, Gazeteci; Arcan, H. Esra1921 yılında doğan Bedii Faik Akın, kendisini cumhuriyetten büyük olarak görür. Orta düzeyde bir ailenin çocuğudur. Babası avukattır. İlkokuldaki hocasının bir piyeste ona gazetecilik rolü vermesiyle mesleki deneyimi başlar. İlkokul son sınıfta sınıf gazetesi çıkarırlar. Gazetecilik için tıp tahsilini yarım bırakan Akın, idealist meslektaşlarının varlığından hoşnuttur. Ona göre, 1950’lerde gazete ticari bir meta değil ancak söyleyecek sözü olanların yaptığı bir iştir. 1945’te Tasvir-i Efkar Gazetesi'nde çalışmaya başlar. Birinci sayfada yazmaya başladığı için hem kendisi hem de meslektaşları şanslı olduğunu düşünür. Dönemin zor koşulları, işleri için büyük fedakarlıklar yapmalarını gerektirir. Maddi zorluklar sonucunda idealist ateşli gazetecilerin ortaya çıktığını, o dönemde işlerini aşkla yapan habercilerin olduğunu, bu devirde ise eksiklikler gördüğünü söyler. Çünkü gazete artık ticari bir araç haline gelmiştir. Eskiyi özlese de bugünün şartlarını kabullenen Akın, Ali Naci Karacan’ın teklifiyle Tan Gazetesi'nde çalışmaya başlar. 1950’lerde Yeni istanbul’a geçer. Daha sonra Falih Rıfkı Atay’ın isteğiyle Dünya’ya geçer. Altı ay sonra Dünya Gazetesi'ne Falih Rıfkı’yla birlikte ortak olur. Patronluğun verdiği rahatlıkla ateşli yazılar yazar, sorumluluğu kendine ait olduğu için üstünde pek düşünmez. Yirmi sene birlikte çalıştıktan sonra Falih Rıfkı’nın işi bırakmasıyla tek başına patron olur. 1952’den 1975’e kadar Dünya’nın başındadır. 1975’te gazeteyi satar. Bundan sonra çeşitli gazetelerde yazarlık yapar. Eşi rahatsızlanınca Londra’ya gider. Otuz sene Londra’da yaşar, bu sırada Türkiye’ye yazılar yazmaya devam eder. Tek partili ve çok partili dönemin gazetecilik açısından farklılıklar taşıdığı görüşündedir. Tek partili dönemde gazeteler demokratik şekilde yazamasalar da bazı istisnai isimler büyük tenkit yazıları yazar. Çok partili devirde ise daha özgür bir basın havası vardır. Basın, zamanla Demokrat Parti’nin önüne bile geçer. Tüm dünyaya yayılan bu trendle iktidarlar basına tahammül edemez hale gelir. Muhalif gruplar basın özgürlüğünden yana olsalar da iktidara gelince bunu unuturlar. Yazılarında siyasileri kızdırdığı için hemen hemen her gün ifade vermeye götürülür. Tekelonya Cumhuriyeti adında yazdığı roman piyasaya çıkmadan yasaklanır. Gazetecilik için sendikanın şart olduğundan bahseder. Gazete Sahipleri Sendikası’nın uzun yıllar başkanlığını yürüten Akın, gazeteciliğin kadınlar için avantajlı bir meslek olduğunu düşünür. Tan’da çalışırken eskiden komünistlerin gazetesi olduğu için ismini Milliyet’e çevirirler. Milliyet’in sahibi Halil Naci Bey’in Demokrat Parti’nin ezanı Arapçaya çevirmesini desteklemesine sinirlenip istifa eder. Döneminde polisiye haberler için muhabirlerin gece gündüz haber peşinde koştuklarından bahseden Akın, Kazım Taşkent’le birlikte gazetelerin reklam almaya başladığını söyler. Zamanla birinci sayfaya bile reklam almaya başlarlar. 1980 darbesiyle birlikte basın sansürü üst noktalara çıkar. Gazeteciler, yazdıkları tenkitlerle darbelere sebep oldukları için suçlanır. İhtilalciler Arasında Bir Gazeteci isimli bir kitap yayınlayarak yaşananları yazar. Yazdıkları ve fikirleri yüzünden hakkında sayısız dava açılır. Eski devirlerdeki tabuların yıkıldığından bahseden Akın, bugünün gazeteciler için bir rahatlık ve bahtiyarlık zamanı olduğunu ekler. Falih Rıfkı’nın ölümüyle oldukça sarsılır. Gazetecilikteki en mutlu anısı ise Demokrat Parti’nin iktidara geldiği haberini yazmasıdır. Zamanının teknolojik olanakları habercileri zora sokar. Bugün gazetecilikte geniş imkanların olduğundan, tahsil görüp dil öğrenmenin daha kolay olduğundan bahseder. Bugünün gazete patronlarının gazeteci değil gazete sahibi olduklarını ve gazeteciliğin saygıdeğer bir meslek durumundan uzaklaştığını ifade eder.Öğe Kahraman Bapçum ile sözlü tarih görüşmesiBapçum, Kahraman; 1925, İstanbul, T.C.; Erkek; Gazeteci; Arcan, H. Esra1925 yılında doğan Kahraman Bapçum, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası İngilizce ve Fransızca bilen bir deniz kuvvetleri subayıdır. Okumaya ve kültürel faaliyetlere meraklı bir aileden gelen Bapçum, okul yıllarında edebiyata merak salar. Kendisini aydın, kültürlü ve sosyal bir adam olarak tanımlar. Çocukken evde sürekli gazete ve dergi okunur. Çevresi dolayısıyla kültürlü olduğunu söyleyen Bapçum, sağlık sorunları sebebiyle sekiz yaşında okula başlar. 1942’de Hukuk Fakültesi’ne girer. Mezun olduktan sonra avukatlık stajı yapar. Abdi İpekçi, arkadaşına yazdığı mektupları okuduktan sonra onu spor muhabiri olarak işe almak ister. Avukatlıkla spor gazeteciliğini aynı anda yapar. Evleninceye kadar avukatlığa devam eden Bapçum, eşinin isteğiyle ortaokul açar ve kendi deyimiyle okulcu olur. Sonrasında okul Özel Kalamış Lisesi'ne çevrilir. Elli yıl bu okulda yöneticilik, otuz yılında öğretmenlik yapar. Birçok mesleği aynı anda icra eden Bapçum, çok alanlı ve yorgun biri olduğunu dile getirir. Spor yazarlığı ve yorumculuğunu tek işi olarak görür. Milliyet’i bırakıp okulla ilgilenir ancak Hürriyet’ten gelen teklife hayır diyemez. Milliyet’teki aile havasını Hürriyet’te bulamayan Bapçum eski işine geri döner. Spor yazarları için Milliyet’teki özgürlük ortamının diğer gazetelerde olmadığını söyler. Abdi İpekçi’den sonra gelen yayın yönetmenleri bu özgürlüğü kısıtlamaya başlayınca Milliyet’i bırakır ve okuldaki yöneticilik görevine devam eder. 2004 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışmaya başlar. Ancak bir müddet sonra yazmayı bırakır çünkü elli yıl yaptığı işi bugün yapanlarla meslektaş olarak gözükmek istememektedir. Bugünkü gazetecilerin meslek etiğine sahip olmadıklarını düşünür. Özellikle spor yazarlarının, sporcuların ve hakemlerin kişiliklerine yönelik eleştirilerinin ahlaki olmadığı görüşündedir. İstisnai gazetecilerin varlığından da bahseder. Bapçum, teknolojik ihtiyaçlardan dolayı gazeteye sermaye girdiği zaman gazetenin ekonomik bir işletmeye dönüştüğünü söyler. Gazeteyi sermaye sahipleri yönetmeye başlar ve bu durum gazeteciliğin önüne geçer. Kadınların muhabirlik yapamayacağını düşünen Babçum, Vasfiye Hanım’la tanışınca fikrini değiştirir. Türkiye Spor Derneği kurucularından biri olup aynı zamanda beşinci başkan olarak da görev almıştır. Gazeteciliğinde siyasi bir görüş taraftarı olmadığını ancak vatandaş olarak Menderes’e muhalif olduğunu ifade eder, kendisini Atatürkçü olarak tanımlar. Aktif bir şekilde politikaya atılmaz.Öğe Altemur Kılıç ile sözlü tarih görüşmesiKılıç, Altemur; 1924; T.C.; Erkek; Gazeteci; Üstün, Hasan1923 yılında Ankara’da doğan Altemur Kılıç, ilkokulu İstanbul’da bir İngiliz okulunda, liseyi Robert Kolej’de okur. 1944’te mezun olur. Kendisini aşırı milliyetçi hatta turancı olarak tanımlar, aşırılığının zamanla azaldığını ifade eder. Babası Atatürk’ün yanında çalıştığı için onu çok göremez. Amcası Muzaffer Kılıç tarafından yetiştirilir. Küçük yaştan itibaren gazeteciliğe ilgi duyar. Bir süre İngilizce öğretmenliği yapsa da sonunda Tasvir-i Efkar Gazetesi'nde muhabir olarak çalışmaya başlar. Vatan Gazetesi’nde gazetenin hazırlık kısmında çalışma imkanı bulur. Polis ve Beyoğlu muhabirliğiyle birlikte gece sekreterliği de yapar. Maaşı az olduğundan Associated Press’te ek bir iş bulur. 1940’ların sonunda Ankara’da muhabirlik yaparken Birleşmiş Milletler’den iş teklifi gelir. BM Güvenlik Konseyi masasında çalışır. Amerika’da New School For Social Research’te siyasi bilgiler ve iletişim okur. İstanbul’a geri döner. Gazetecilikte iki ana amacından bahseden Kılıç, bunların tabloid gazete çıkarmak ve Newsweek tarzında bir dergi çıkarmak olduğunu söyler. İstanbul’da çıkardığı İlk Devir gazetesi çok sürmez. Ancak o sırada Washington basın ataşeliğine atanır. 1954-1959 yılları arasında bu görevi yürütür. Dünya ve Türkiye ismindeki üniversite tezini kitaplaştırır. CBS’nin prodüktörlüğünde Çanakkale, Gelibolu ve Atatürk’ün hayatını anlatan filmler yaptırır. Bu başarılarıyla dikkat çektiğini söyler, Ankara’da Basın Yayın Genel Müdürlüğü’ne atanır. O sırada radyolardan da sorumlu olduğu için Radyo Davasında yargılanıp dokuz ay hapis yatar. Radyoları Demokrat Parti yararına kullanmakla suçlanır. Daha sonra Hür Vatan Gazetesi’nde sekreterlik yapan Kılıç, Abdi İpekçi’nin davetiyle Milliyet’te çalışmaya başlar. Burada hayali olan tabloidi çıkarırlar. Turhan Aytul ve İpekçi’yle beraber Gün Gazetesi’ni çıkarır. Bir süre sonra kapatırlar. Sonrasında tekrar basın ataşelikleri görevine devam eden Kılıç, Almanya’da bu görevi yerine getirdikten sonra basın yayın genel müdürü olur. Televizyonun Türkiye’ye gelmesinde büyük rol oynar. Amerika’da basın müşavirliği yapar. Türk Gazeteciler Cemiyeti’nin kuruluşunda payı olsa da çalışmalarda aktif rol almaz. Demokrat Parti döneminde yazdıklarından davalık olmaz. 27 Mayıs zamanı Harp Okulu’na götürülüp kötü muamele görür. Yassıada’da yaklaşık dokuz ay kalır, sonunda beraat eder. Sonrasında radyo gazeteciliğini getirir ve iktidarla arayı iyi tutmaya çalıştığını ifade eder. Kore Savaşı’na gönüllü olarak basında vazife alır. 12 Eylül sürecinde Amerika’da elçilik yapar, büyük elçilik beklerken atanmaz ve yurda geri döner. İşsiz kalmamak için Amerikan şirketlerin temsilciliğini yapmaya başlar. Ticaretten anlamadığı için gazeteceliğe geri dönen Kılıç, Yankı Gazetesi’ni çıkarır, sonrasında Türkiye Gazetesi'nde ve Tercüman Gazetesi'nde çalışır. Turgut Özal’ın isteğiyle zor durumda olan Tercüman’a genel yayın yönetmeni olur. Ardından İzmir’de TÜSİAD desteğiyle ikinci Devir dergisini çıkarır. Yaşar Holding tarafından finanse edilen dergi, özel teşebbüsün bir organı olarak sola karşıdır. Abdi İpekçi’nin Milliyet’e katılmasına vesile olmasını yaptığı en iyi işlerden biri olarak gören Kılıç, Milliyet’i ilk modern gazetemiz olarak tanımlar. Yaşadığı yer olan Alanya’da üç tane gazeteyi beğendiğini ifade eder, Yeni Alanya ve Vizyon dergisinden bahseder.Öğe Yıldız Sertel ile sözlü tarih görüşmesiSertel, Yıldız; 1922, New York; T.C.; Kadın; Akademisyen; Arcan, H. Esra1922 yılında doğan Yıldız Sertel’in annesi Sabiha Hanım ve babası Zekeriya Bey, dönemlerinin önemli gazetecilerindendir. Annesinin ailesi Selanik göçmenidir, babası Usturumca kökenlidir. Babası, gazeteciliğe 1911’de Yeni Felsefe isimli bir dergi çıkarmasıyla başlar. Annesi de yazılarını dergilere gönderir. Babası annesinin yazılarını okur ve beğenir, birbirlerini yazıları vasıtasıyla tanırlar. Babası Fransa’ya gider ve oradayken annesine mektupla evlilik teklifi eder. İstanbul’a gelince evlenmelerine aileler de onay verir ve 1915’te evlenirler. Annesi Sabiha Hanım ilk Türk kadın gazetecidir. Kurtuluş Savaşı yıllarında dergiler çıkarırlar. Dergiye İngilizler el koyar ve babası tutuklanır. Halide Edip sayesinde Amerika’ya öğrenim görmeye giderler. Annesi sosyoloji babası gazetecilik okur. Doğumu, anne babasının Türkiye’ye dönmesini geciktirir. Ancak 1924’te dönerler. Babası Ankara’da basın yayın müdürü olur, kısa süre sonra istifa eder. Birlikte İstanbul’a dönerler. Resimli Ay dergisini çıkarmaya başlarlar. Dergide sosyal konulara değinip, Amerika’da öğrendikleri teknikleri uygularlar. Çok sayıda okuyucuya erişirler. 1925’te Cevat Şakir’in asker kaçaklarıyla ilgili bir yazısını yayınladığı için babası sürgüne gönderilir. 1925-27 arasında dergiyi annesi yönetir. Annesinin Babıali’de tek başına çalışarak kendilerine baktığını söyler. Annesinin ve babasının yayın hayatları boyunca baskıya uğradıklarını ve gazetelerinin kapandığını söyleyen Sertel, onların Atatürk’ün kurduğu rejime karşı olmadığını da ekler. Tam tersi devrimlere sıkı sıkıya bağlı olduklarını, eski yazılarında eleştirdikleri konuların Atatürk inkılaplarında da yer bulduğunu ifade eder. İkinci Dünya savaşı yıllarında annesinin deyimiyle basında meydan muharebesi olur. Türkiye'nin savaş politikasını etkilemek adına annesi faşizm yanlılarının aleyhine yazar. Türkiye'nin savaş dışı kalmasını savundukları için komünist damgası yediklerini söyler. Tan Gazetesi’nde demokrasi, düşünce ve basın özgürlüğü yanlısı yazılar yazarlar. Babası en demokratik ülke olarak Fransayı düşünür. Annesi Hüseyin Cahit Yalçın'la ve Asım Us'la polemiğe girer. Yazılarında hangi tarafı savunurlarsa karşıdan düşman edindiklerini anlatan Sertel, babasının çok partili sistem arzusundan bahseder. Annesi Demokrat Parti’nin Tan’la ittifakı doğrultusunda Görüşler dergisini çıkarır. Sabahattin Ali, Aziz Nesin gibi isimlerin de yazılarıyla yüksek rakamlarda satış oranına ulaşırlar. Ancak bu ittifak hükümet tarafından bozulur, dergi toplatılır. 1945’te Tan olayları adı altında komünistlikle suçlanırlar. Evlerinde savaşçı bir ruhun varlığından bahseden Sertel, hakkını aramayı ailesinden öğrendiğini söyler. Tan olaylarında binlerce üniversite öğrencisi, Serteller ve komünizm karşıtı gösteriler yaparlar. Bu olaylar sonunda anne babası tutuklanır. 4 ay hapis yatıp çıkarlar ancak göz hapsinde kalırlar. Tan Gazetesi'nin zamanında Cumhuriyet’ten sonraki ikinci gazete olduğunu, babasının Tan’dan iyi paralar kazandığını söyler. Bu sayede kolejde okuduğunu belirten Sertel, gazetenin tek gelirleri olduğunu da ekler. Tan olayı babasına büyük darbe vurur. Sabahattin Ali’nin öldürülmesi ve Nazım Hikmet’in aldığı ölüm tehditleri sonunda Sertel ailesi yurt dışına çıkma kararı alır. 1950 yılında Paris’e giderler. Evde eğitim gördüğünü belirten Sertel, ülkenin aydın insanlarının evlerinde toplantılar yaptıklarından bahseder. Birçok Avrupa ülkesinde bulunup, Türkçe yayınlar yaparlar. 1950’lerde Prag’da kalırken Nazım Hikmet’le buluşurlar. Türk insanına gerçekleri anlatmak için Doğu Almanya’da Bizim Radyo’yu kurarlar. Babası çıkan sıkıntılar sonunda istifa eder. Gurbette yaşamanın zorluklarından bahseden Sertel, bu yüzden Azerbaycan’a gittiklerini söyler. Annesiyle babasının vatanlarına hasret öldüklerini de ekler. Annesi Bakü’de babası Paris'te vefat eder. 1969’da babasıyla birlikte Fransa’ya gelir, pasaportları gelmediği için siyasi mülteci olarak yaşarlar. 1978’de Nadir Nadi’nin yardımıyla pasaportları gelir ve ülkeye döner. Bugün gazete yayıncılığının ticari amaçlı olduğunu geçmişte siyasi hedefler doğrultusunda çıkarıldığından bahseden Sertel, önceden teknik açıdan kısıtlı olunsa da tarafsızlığın ve ciddiyetin bugünün ilerisinde olduğu görüşündedir.Öğe Ali İhsan Göğüş ile sözlü tarih görüşmesiGöğüş, Ali İhsan; 1923, Gaziantep; T.C.; Erkek; Gazeteci; Ünal Erzen, Meltem1923 yılında doğan Ali İhsan Göğüş’ün ailesi Gaziantep’in köklü ailelerindendir. Amcası Hüseyin Cemil Bey, Güneydoğu’da ilk Türkçe gazeteyi çıkarır. Diğer bir amcası Mahmut Oğuz Bey, Gaziantep’te ilk gazete ve dergi mecmua bayiliği yapan isimdir. Göğüş, Kurtuluş İlkokulu’nda öğrenim görür. Dönemin Gaziantep’inin zorlu yaşam koşullarından bahseder. Tıbbiye’ye giren Göğüş, doktorluğun kendine uygun bir meslek olmadığını düşünür. İlgisi doğrultusunda tarih öğretmenliği yapar. 1947’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gaziantep yayın organı olan Güney Postası’nda çalışmaya başlar. Gazeteciliği, mesleğin zorluklarını yaşayarak öğrendiğini belirten Göğüş, gazetecilik için zamanlamanın öneminden bahseder. Sonrasında Babıali’nin en genç yazı işleri müdürü olur. Tan ve Milliyet Gazetelerinde çalışır. 1950’de askere gider. 1956’ ya kadar Falih Rıfkı’nın gazetesi Dünya'da yazı işleri müdürü olarak çalışır. Daha sonra Cumhuriyet’e geçer. Belediye başkanı adayıyken şehirde çıkan olaylar sonucu suçlu bulunur, bir buçuk ay hapis yatar. Kim adıyla çıkardığı dergisi Demokrat Parti hükümeti tarafından kapatılır. 1960’lı yılların başında politikaya atılan Göğüş, ilk defa hükümet sözcülüğünü yürüten kişidir. Devlet Bakanlığı ve Turizm Tanıtma Bakanlığı görevlerini üstlenir. Turizmi geliştirecek önerilerini gerçekleştirme fırsatı bulduğunu söyler. Gazeteciliği erkek mesleği olarak gören Göğüş, meslekte kadınların sayıca az olduklarını belirtir. Kendi dönemiyle bugünün gazetecilik bakımından büyük farklar gösterdiğinden söz eder. Eskiden başyazarlar gazete sahibiyken şu an ticaret adamlarının bu görevi üstlenmesinden rahatsızlık duyduğunu ifade eder. Basının iktidarların en büyük silahı olduğu görüşündedir. Atatürk inkılaplarının ülkeye getirdiği yeniliklerin eskiyi altüst ederek demokratik bir ülke kurmaya çalıştığı fikrindedir.Öğe Sami Karaören ile sözlü tarih görüşmesiKaraören, Sami; 1924, Muğla; T.C.; Erkek; Gazeteci; Yolcu, Özgü Işık1924 yılında doğan Sami Karaören’in ailesi çiftçilikle uğraşır. Babası Kuva-yı Milliye’ye katılmıştır bu yüzden çocukluğu babasının Milli Mücadele anılarını dinleyerek geçer. İlkokulu Fethiye’de, ortaokulu Muğla’da okuyan Karaören, liseyi Antalya’da üniversiteyi ise İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünde bitirir. Fransız filolojisi ve şiirleriyle de ilgilenir. Mezun olduktan sonra bir sigorta şirketinde çalışmaya başlar. Gazeteciliğe eski bir hocasının tavsiyesiyle Dünya Gazetesi’nde başlar. Dokuz yıl burada çalışır. 1960 darbesini sevinçle karşılarlar, sendikalaşma başlar. Milli Birlik Komitesi’nin çıkardığı bir kararla gazetecilik meslek haline getirilir. Bedii Faik’in siyasi yazılarını ağır bulur ve gazeteden ayrılır. Daha sonra 1967 yılında Cumhuriyet’te yazı işleri müdürü olur. İktidarla zaman zaman çatışmalar yaşayan Karaören’in aleyhine toplam seksen dava açılır, hiçbirinden hapse girmez. Atatürk’ün Türkçeyi sadeleştirme politikasına uygun yazılar yazar. Cumhuriyet’in dil devrimine yaptığı katkıların büyüklüğünden bahseden Karaören, bu gazeteden emekli olmaktan gurur duyduğunu söyler. 1980 yılında emekli olur. Karaören, okur sayısının artmasıyla birlikte gazeteden o zamana göre yüksek maaşlar kazanmaya başladığını da ekler. Kadın gazetecileri erkeklerin önünde ve daha başarılı görür. Nadir Nadi’yle birlikte Çağdaş Yayınevi'ni kurarlar. Birçok edebiyat yazısı ve kitap tanıtma yazısı yazan Karaaören, bunları derleyip kitaplaştırma fırsatını bulamaz. Atatürk ilkelerine bağlı, aydın bir kişilik olması dolayısıyla bazı çevrelerce komünistlikle suçlandığını söyler. Gazetelerin, gazeteci sahiplerinden iş adamı patronların eline geçmesini eleştiren Karaören, bu kişilerin gazeteyi iktidarla pazarlık aracı olarak kullandıklarını düşünür. 1960 yılında Türk Dil Kurumu'nun verdiği Gazetecilik ödülüne layık görülür. Türk Dil Kurumu'nda yönetim kurulu üyeliği yapar, birçok sözlük çıkarıp Türkçe'ye yeni terimler kazandırır. 1983’te aşırı sağcıların ellerine geçtiği gerekçesiyle kurumdan ayrılır. Yunus Nadi’yle ilgili derleme bir kitap olan Cumhuriyet Gazetesi ve Yunus Nadi isimli kitabı yazar. Karaören, yazılarının çoğunu ve şiirlerini Varlık ve Türk Dili dergilerinde yayınlar.